Tapas meze gibi bir şeydir, ama bir meze değildir. Ama komşunun tavuğu komşuya kaz görünürmüş derler. O yüzden ben de bu yazıda sizlere dillere destan, lafı edilince akan sular duran, kitaplara filmlere konu olan, İspanyolların içkinin yanında atıştırmalık yaptığı tapasın ne menem bir şey olduğundan biraz bahsedeyim.
bebe kalamar chipirones
Tapas, bütün İspanya’da yaygındır, ama Granada’da içkinin yanına her yeni içki servisiyle birlikte beleş gelir. Fırından ekmek alırsın, poşete fındık lahmacun büyüklüğünde kaya tuzlu ekmek atarlar; meyve sebze alırsın, bir bağ maydanozu çantaya iliştirirler; dvd kiralarsın, dvdlerin arasına fıstık, cips serpiştirirler; kızını alırsın bu sefer de anasıyla teyzesi yanında bonus gelir. Bu yüzden Granadalıların içkinin yanına beleş tapas getirmesine şaşmamak gerek.
Paella
Tapas barlar gündüzleri kahvaltıcı işi görür. Gerçi kahvaltı dediysem öyle serpme Van sofraları, çeşit çeşit malzeme beklemeyin. Kahvaltı alt tarafı, domates rendeli kızarmış ekmek, kruvasan ve sandöviç çeşitleri, churro denilen, bişi(lokma ) yapma mantığıyla yağda kızartılmış uzun ince hamurişi, kahve ve taze sıkılmış portakal suyundan ibarettir. Güneş vurmaya başlayınca, artık alkolün ve tapasın vakti gelmiş demektir. Genelde öğleden sonra beşe kadar açık kalır, sonra akşam sekiz gibi tekrar açılır.
Kahvaltı
Tapas barlarda, maalesef, masa donatmak gibi bir adet yoktur. Zaten genelde ayakta yenilir ve içilir. Daha geleneksel barlarda tapas seçme diye bir şey yoktur, bahtınıza ne çıkarsa onu yersiniz. Bu yerlerde, tapaslar primera (birinci), segunda (ikinci), tercera (üçüncü) vs. gibi sıra ismiyle anılır ve tüm müşterilere sırasına göre aynı tapas ikram edilir. İkram işini abartan barlarda ise, önce tapasın tapası diyeceğim, ön atıştırmalık ve hesabı ödedikten sonra tatlı niyetine bir dilim kek yahut pasta gelir. Bir ufak uyarı yapmadan geçmeyeyim. Garsona ya da barmene ‘Usta bizim tapas vardı, noldu?’, ‘Tapas geliyordu değil mi?’ gibi sorular sormayın, sülalesine sövseniz umursamayacak adam, bu tarz laflara gelemez, asabileşir.
Tipik bir tapas bar
Bira, boyutuna göre farklı isimlerle adlandırılır. En küçüğüne caña denir, -aman yanlışlıkla coño demeyin, o başka bişey demek- bu da yaklaşık 20cl’ye tekabül eder ve su bardağında gelir. Bundan başka 30cl’liğe tubo, daha içenine rastlamadığım 50’lik en büyük boyutuna ise harra denir. Laf arasında belirteyim, Granada’nın en iyi birası Alhambra markasının yeşil şişeli 1925 birasıdır. Tapasın yanında, biradan başka çoğunlukla, ev yapımı da bulunan, şarap ya da vermut içilir. Sangria ise sanırım bizim için turistin aldığı elma çayı gibi bir şey oluyor. Yani, aslında içeni yok ama efsanesi yürüyor.
Jamon sarayı
Tapaslar ise çeşit çeşittir. Kalamar, ahtapot, köpek balığı, salyangoz ve salamura balık çeşitleri gibi deniz ürünlerinden tut, kurutulmuş domuz butu jamon, sırtı lomo, dana biftek gibi et ürünlerine ve bir çeşit bakla olan habas, şeker pekmezinde patlıcan kızartması berenjenas con miel ve aslında Cordoba’ya ait olan salmorejo gibi sebze ağırlıklı mezeler içkinin yanında servis edilir.
Alioli soslu biftek
Gelelim en can alıcı soruya. Evet tapasla karın doyar. Ekstradan yemek söylemenin pek gereği yoktur. Zaten yemekler de ucuz değildir. Örneğin menüde 15 euro civarı tutabilecek bir kayık tabak ahtapot, kalamar, eğer üç dört kişiyseniz önünüze tapas olarak gelir.
Migas
Granada’da yapılabilecek güzel aktivitelerden biri de o tapas senin bu tapas benim bar bar dolaşmaktır. Gitmeden görmeden bir fikriniz olsun diye yazdım. Şimdiden afiyet olsun.
20.yy'ın başında Amerika'da Rebetiko müziğini anlattığımız yazı dizisine tüm hızımızla devam ediyoruz, dermişim ama aylar oldu tık yoktu, nihayet geri dönebildik. Mevzunun arkaplanını anlattığım 1.bölüm, ve ilk kayıtları yapan müzisyen ve şarkıcıları anlattığım 2. bölümden sonra, bu bölümde de müzisyen ve şarkıcıları tanımaya devam edeceğiz.
Sizin için ortaya karışık bir Rum bir Yahudi ve bir Ermeni müzisyen hazırladım. Afiyet olsun.
Tarzına kurban Yannis Halkias nam-ı diğer Jack Gregory
Yannis Halkias 1898’de Yunanistan’da doğdu, ve 1909’da Amerika’ya göç ettikten sonra bir daha geri dönmedi. 1932’deki kaydı ‘minore tou teke’ yani ‘tekke minörü’ buzuki ile yapılan ilk kayıt olmasının yanı sıra hala daha en beğenilen rebetiko eserlerindendir.
Minore tou Teke (Tekke Minörü)
Buzuki öğrenmesini ve rebet ortamlarına girmesini babası istemese de amcası sayesinde mangasları ve onların dünyasını tanıma fırsatı buldu. Ancak bu sebeple de ömrü cepçilikle, ufak tefek hırsızlıklarla, karaborsacılık, avantacılıkla ve polisten savuşmakla geçti. 1940’larda FBI başlarına ekşiyince bu karlı işleri bırakmaya karar verdi ve ortağından ayrılarak bir kumar ve esrar tekkesi açtı. Mekanında, nargile hazırladı, yemekleri yaptı ve buzukisini çaldı. Aynı zamanda usta bir üçkağıtçı kumarbaz olduğundan, kumarını da eksik etmedi. Meşhur New York Polis Departmanı’ndan birilerine de basılmamak için rüşveti önden hazır etti. Bu sayede, New York’un göbeğinde kendi krallığını ilan etti. Yasalarla pek alakası olmayan Halkias, bir mangas gibi yaşayarak, kaldırdığı tonla parayı eşine, dostuna çevresine yedirdi. Helali hoş olsun.
Buzukideki ustalığını gösterdiği eserlerinden Trikouverto
&
Madam Victoria Hazan
Sefarad Yahudi bir aileden gelen Victoria Hazan, 1896’da Manisa’nın Salihli ilçesinde doğdu. 1915 yılında önce İzmir’e, oradan da 1920’de New York’a göç etti. Genelde kanun, ud ve kemandan oluşan bir orkestrayla alaturka ya da kafe aman tarzında şarkılar söyledi.
Ladino dilinde Makber olur mu demeyin, oluyor! Lagrimas Verterei
Çok meraklısı olmadığından kayıt yapmaktan uzak durdu ancak sonra Metropolitan ve Kalliphon şirketleriyle Türkçe, Ladino ve Yunanca şarkılar söylediği bir kaç kayıt yaptı. Marko Melkon'la birlikte söyledikleri, Yunancası da olan Değirmenci yine sevdiğim eserlerdendir. 1995 yılında 100.yaşgününü göremeden vefat etti.
El Cante por la Victoria
&
Marko Melkon
1895 yılında doğan Markos Melkon Alemşaryan, İzmirli olduğundan Rumcasına güvenerek 18’inden sonra Atina’ya gidip tavernalarda çalmaya başladı. Ardından, 1921’de müzisyen arkadaşı Achilleas Poulos’la birlikte Amerika’ya gitti.
Amerika’daki müzik hayatı gayet hızlı başladı. Otantik tarzından dolayı Yunan müzik ortamlarında kimse onun Yunan olmadığını anlamadı bile. Kazandığı parayla da Türkiye’deki ailesini önce Atina’ya oradan da Amerika’ya aldırdı. 1928’de evlenmek için Yunanistan’a geri dönüp, bir hafta içinde, Selanik’te kendisi gibi bir İzmir Ermenisi olan Azad Karnugyan ile evlendi.
Önce bir müzik kayıt stüdyosu açtı, Amerika’da ekonomik bunalım yaşanınca kepenkleri indirip, New York’a, tavernalara geri döndü. İlk kaydı ‘oğlan oğlan’ müzik piyasalarını kasıp kavurdu.
Ermeni cemaatinin yazlık mekanları, New York’un Yunan ve Orta Doğulularının takıldığı tavernalar, Boston’u, Chicago’su derken göbek attırmadık kişi bırakmadı. Ermenice, Yunanca ve Türkçe söyleyebildiğinden repertuvarı da geniş, müdavimlerinin isimlerini, en çok hangi şarkıyı sevdiklerini bildiğinden ortamın nabzina göre şekeri verip milleti hop hop oynatmayı gayet iyi bildi.
Yaklaşık ikiyüz kayıtta çaldı, elli altısında söyledi ve nihayetinde 1963 yılında kalp krizinden vefat etti.
Dervisaki
Bu notlar Marko Melkon’un kızı Roza Hagopian-Mozian-Alemsharian’ın babasını anlattığı bir yazıdan kısaltılmıştır. Biraz arama yaparken bir de bu yazının Türkçe çevirisi olan ancak başlığın altında ‘Sevag Beşiktaşlıyan Marko Melkon’u yazdı’ diye belirtilen Agos’ta yayınlanmış bir yazıya rastladım. Ben bir şey demeyim, siz anlayın. İlgilenenler için makalenin linki burada.
Yazı dizisinde bahsi geçen ortamların havasını biraz olsun solumak için, New York'ta çekilmiş 1961 yapımı Dark Odyssey filmine bir göz atalım. Buradaki mekan, işte bu anlatılan müzisyenlerin bir çoğunun da çaldığı Port Said isimli gece kulübüdür.
Yazı dizimizin bu bölümünde Rebetikonun ilk kayıtlarını yapan Amerika'ya göç etmiş müzisyenleri biraz daha yakından tanıyacağız. Mevzunun arkaplanının anlatıldığı birinci bölüm için burayatıklayın. Amerika’daki rebetiko müziğinin ilk plak kayıtları, 20.yy’ın başında gelen Yunan göçmen müzisyenler tarafından yapıldı. Uyanık davranan RCA Victor ve Columbia plak şirketleri parsayı kaptı ve birçok plak bu şirketlerin etiketiyle çıktı. İlk önce, popüler olan ve o zamana kadar ağızdan ağıza aktarılan şarkılar kaydedildi. Bu eserler rebetikoyu öncelediğinden, rebetikonun kökenleri buralarda bulunabilir. Anadolu müziğinin, yunan ada müziğinin, trakya havalarının ve bizans kilise müziğinin etkileri bu ilk dönem kayıtlarda mevcuttur. 1920’lerden itibaren Atina’da da şarkılar kaydedilmeye başlanınca, bu sefer aynı eserler Amerika’da başka müzisyenler tarafından kaydedildi.
O dönemde bestelenen eserlere bakıldığında ise gurbet ve özlem önemli bir yer tutar. Şarkılar, esas amaçları çalışıp, para biriktirip memleketine geri dönmek isteyen, ama dönemeyen, fukaralık içinde boğuşan Yunan göçmenlerinin ruh halini anlatır. Diyelim ve lafı uzatmadan, bestecilere, şarkıcılara ve eserlerine bakalım.
Yorgos Katsaros (Theologitis): Hakkın rahmetine ancak 109 yıl sonra kavuşabilen Yorgos Theologitis, İbrahim Erkal’ın kabarık saçlısı olduğundan, Amerika’da ‘katsaros’ (kıvırcık) diye çağrılır olmuş. Amorgos adasından olduğundan dolayı, ilk bölümde bahsedilen Florida sahiline, sünger avcısı hemşerileriyle birlikte gitmiş. Rebetiko müziğinin ilk dönem önemli bestecilerinden olan Katsaros, gitardaki hakimiyeti, ustalığı ve kendine has tavrı ile bilinirdi.
Yorgos Katsaros - Elliniki Apolafsis
Meksikalı dansçı Rita Rio’ya abayı yakınca, Hollywood ortamlarına girdi. Charlie Chaplin, Rodolfo Valentino, Rita Hayworth, Humphrey Bogart, Clark Gable, Al Pacino gibileriyle dostluklar edindi ve onların önünde çaldı. Klasik gitarın en büyük virtüözü Andres Segovia, Katsaros’a hayran kaldı, Konserlerinde her zaman Katsaros’a ön sıradan davetiyeyi hazır etti ve ömürlerinin sonuna dek dost kaldılar.
Yorgos Katsaros - Pote Mavra Pote Aspra
Bunlardan başka 1942 yılında Başkan Roosvelt tarafından saraya davet edildiği de söyenir. Dinine bağlı bir Yunan olarak yaşadı, dünyanın neresinde Yunan varsa Kanada’ya, Bombay’a, Kahire’ye, Şili’ye gitti, onlara konserler verdi. Çok hayırlı adammış ki, onun inisiyatifi ile sadece Chicago’da 25 kilise yapılmış.
Marika Papagika: Rebetikanın divalarından, 1890 Kos doğumlu Marika Papagika, özellikle izmir tarzı eserleri, yunan halk türküleri ve amane denilen gazelleri ile bilinir. Ailesi Mısır’a, İskenderiye’ye taşınınca, müzik kariyerine orada, Yunanlıların çoğunlukla takıldığı yerlerde başladı.
Marika Papagika - Gel gel
1915 yılında bu sefer Amerika’ya göç ettiler. Orada çimbalo çalan Kostas (Gus) Papagiakas’la tanıştı, evlendiler ve Rebetiko müziğinin merkezi olacak Marika’s isimli cafe amanı 1925’te açtılar. Marika Papagika ve eşi Kostas kendi mekanlarında çaldılar söylediler ve birçok rebetiko müzisyenini ağırladılar. Marika’s, sadece Yunanlıların değil, Ermenilerin, Türklerin, Yahudilerin Suriyelilerin, Bulgarların, yani aslında Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopup gelen her milletten insanın takıldığı bir yerdi. Bunun üzerine Marika Papagika 1923 yılında, gelen herkese hitap eden, az çok kulaklarının aşina olduğu Türkçe şarkı ve türkülerden oluşan bir albüm kaydetmiştir.
Marika Papagika’nın ilk kayda alınan şarkısı Smyrneiko Minore (İzmir tarzı minör).
Marika Papagika o dönemde Madam Koula ile birlikte en tanınan, sevilen ve plakları satılan şarkıcılarıydılar. Birbirlerinin kaydettiği şarkıları tekrar seslendirmiş ve ortak da çalışmışlardır. Fakat, Atina’dan Roza Eskenazi ve Rita Abacı gibi iki büyük ses çıkınca, ağırlıklarını kaybetmişlerdir.
Kostas Bezos: Rebetiko’nun en gizemli figürlerinden, müzisyen, şarkıcı, aktör, gazeteci ve karikatürist olan Bezos, A. Kostis ya da K. Kostis isimleriyle de anılır. Bezos’un şarkıları, melodisi, sözleri ve havasıyla adamı doğrudan Pire’nin arka mahallelerine, esrar tekkelerine,cepçinin, hapishane kaçkınının, itin, uğursuzun harman olduğu yerlere götürür.
Kostas Bezos - Toumbeleki toumbeleki
Halk şarkılarını ya da satirik şarkıları Hawai stiliyle çalıp söylemesiyle ise rebetiko repertuvarında eşi yoktur. 1931-1936 yılları arasında Ta Aspra Poulia (Beyaz Kuşlar) isimli grubuyla şarkılar kaydettiler.
Kostas Bezos ve Hawaii Orkestrası - Pame sti Honolulu
20.yy’ın başında Yunanlıların Amerika’ya göçü ve Amerika’da gelişen Rebetiko müziğinden bahsedeceğim bu yazıda, Petros Tambouris’in hazırladığı dört CD ve kitapçıktan oluşan ‘To Rembetiko Tragoudi stin Ameriki: 1900-1940’ (Amerika’daki Rebetiko Şarkıları: 1900-1940) isimli eseri esas aldım. Bundan başka özellikle Tony Klein’ın hazırladığı ‘Greek Rhapsody: Instrumental Music from Greece (1905-1956)’ isimli kayıtlar ve kitapçıktan, internetten bulduğum diğer arşiv belgelerinden, makalelerden ve fotoğraflardan yararlandım.
Üç bölüm olarak tasarladığım bu yazının ilk bölümünde 20. yy’ın başından itibaren Yunanlıların Amerika’ya göçünden, oradaki hayat mücadelelerinden ve rebetiko müziğinin bu göçmen Yunan cemaatinde nasıl kendine yer bulduğundan bahsedeceğim. İkinci ve üçüncü bölümler ise Amerika’daki rebetiko kayıtlarının örnekleri üzerinden şarkıcı ve bestecilerin hayatları hakkında olacak.
Göçmen amca, göçmen amca. Ne var?
Gurbet acısı var mı? Var var
Zor hayat koşulları var mı? Var var
Ne duruyorsun? Ne yapayım?
Rebetiko yapsana vay vay rebetiko yapsana
Yunanlıların Küçük Asya Felaketi diye adlandırdıkları, yüzyıllardır yaşadıkları Anadolu topraklarından sürgün edilmelerinin ardından ve hatta ondan daha önce birçok Yunanlı, yanlarında müziklerini de götürerek Amerika’ya göç ettiler. Rebetiko her ne kadar İzmir ve Atina’da doğmuş ve gelişmişse de, eski ve yeni şarkıların kayıtlarının yapıldığı ve müziğin geliştiği asıl yer Amerika’dır. Rebetiko müziğinin ilk kayıtları 20.yy’ın başında çoktan Amerika’da yapılmaya başlanmıştı. Anadolu’dan Yunanistan’a sürgün giden, hapishanelerde, esrar tekkelerinde ve özellikle Atina’nın limanı Pire’nin varoşlarında serpilen bir kent müziği olan rebetiko, bu sefer de Yunanistan’da durmakla kalmayıp, ta Amerikalara göç ediyor ve birçok şarkı ilk kez orada kaydediliyordu.
Zamanın popüler gemi taşımacılığı şirketi Patris'in bir kartpostalı
Amerika açmış, Yunanlıları bekliyor olmasa da, 20.yy’ın başından itibaren Yunanlılar için bir nevi taşı toprağı altın ülke olarak tasavvur ediliyordu. Sadece 1900-1920 yılları arasında Yunanistan nüfusunun yüzde sekizi, yani yaklaşık 400 bin kişi Amerikan rüyasını gerçekleştirmek üzere göç etti ve Amerikan kapitalizminin gelişmesinde sömürüye açık işgücü olarak varolma çabası verdi. Çalışmak amaçlı göç eden bu neslin bir kısmı, Balkan savaşları, 1. Dünya Savaşı ve nüfus mübadelesi sonrası dönecek yerleri kalmadığından mülteci durumuna düştü.
Ellis Adası'na varan Yunan göçmenler
Ellis Adası
Göçmenler büyük gemilerin güvertelerinde tıkış tıkış, bir kargodan farksız şekilde, 20-22 gün süren uzun yolculuklarla Amerika’ya, New York limanında bulunan Ellis Adası’na varıyorlardı. Ellis Adası 1892 yılında göçmen merkezi olarak tasarlanmıştı. O zamanlar göçmenler Atlantik Okyanusu’nu aşıp New York’a vardıklarında onları Özgürlük Heykeli karşılıyordu. Göçmenler burada kayıt altına alınıyor, daha sonra ülkeye girebiliyordu. 1892-1954 yılları arasında işleyen Ellis Adası göçmen merkezi üzerinden çoğunluğu İtalyan, Yunan, Sırp, Rus ve Polonyalı olmak üzere 12 milyon göçmen geçiş yaptı.
Sıkı incelemelerden sonra ülkeye giriş yapabilenler yanlarında getirdikleri zeytinyağı, kekik gibi hediyelerle, onları karşılayacak eş, dost, akrabalarını beklerken
Yunanlıların ‘Kastigari’ (Kale bekçisi) dediği Ellis Adası’ndaki ana salonda göçmenlerin tetkikleri yapılır ve milliyetlerine göre ayrılırdı.
Ellis Adası'ndaki ana salon
göçmen bir papaz
Başka bir göçmen
Yine göçmen. Bursa'dan Yunanistan'a, oradan da Ohio'ya göç eden Yannis ve Sofia Demetriou, 1912
Gelen göçmenlerin büyük çoğunluğu ya New York’ta kaldı ya da Chicago’ya gitti. Diğerleri ise daha çok New England’daki endüstri bölgesine, kuzeydeki Philadelphia, Cleveland, Detroit gibi büyük şehirlere dağıldı. 1920’de New York ve Chicago’daki Yunan nüfusu 50 binden fazlaydı.
Tarpon Springs'de sünger avcısı Yunanlılar
Meksika Körfezi ve Atlantik Okyanusu’na bakan, Florida eyaletinde bulunan Tarpon Springs halen daha Yunan nüfusunun en yoğun bulunduğu Amerikan şehridir. Özellikle Kalimnos, Simi ve Halki gibi 12 adalardan gelen Yunan göçmenler burada sünger avcılığı yaptılar. 1920’lerde şehrin nüfusunun yarısından fazlasını Yunanlılar oluşturuyordu.
Amerika’da bekledikleri hayat gemi şirketleri tarafından anlatıldığı gibi değildi. Birçoğu kafasında geri dönme düşüncesi olduğundan İngilizce öğrenmedi. Zaten vasıfsız olduklarından madenlerde, demiryollarında ya da fabrikalarda çalışıyorlardı. Bundan başka birçok Yunan seyyar satıcılık, manavcılık ve ayakkabı boyacılığı yaptı. Kadınlar ise çoğunlukla çalışmıyordu. Az da olsa çalışanlar ise tekstil ve ayakkabı fabrikalarındaydı. İlk zamanlarda sanayi şehirlerinde grev kırıcı olarak kullanıldılar. Tek amaçları çalışıp, para kazanıp memlekete yollamak olan göçmenler tek göz odada birçok kişi yaşayarak ayakta kalmaya çalıştılar. Ancak bu koşullar veremi ve diğer ağır hastalıkları da beraberinde getirdi. Diğer milletlerden göçmenlerle yetimin yetime münasebeti gibi bir ilişki olduğundan, hayat hiç de kolay değildi.
New York'ta bir Yunan dükkanı
Yunanlı göçmenlerin Amerika’daki hayatları, dışlanmışlıkları, fukaralıkları ile bir göç müziği olan rebetikonun kesişmesi kaçınılmazdı. Dayanışma esasen yalnız başına çaresizlikten doğduğundan, ilk nesil göçmenler daha çok bir arada durmak zorundaydı. Yunan mahallesinde yaşayıp, yunan kahvesine giden demiryolcular, fabrika işçileri, madenciler, sendikacılar, işsizler buralarda kahvesini içer, kağıdını oynar, müziğini dinler, dans ederdi. Acısını, derdini ya da neşesini memleketinin şarkıları yoluyla ifade ederdi. Diyelim ve Amerika'da kaydedilmiş bu şarkılardan, onları söyleyenlerden ve bestecilerinden bahsetmeye sonraki bölümde devam edelim.
Aziz Valentin'in kemiklerinin bulunduğu Midilli'deki Katolik Aya Theoktisti Kilisesi
Gündeme bir tarafından tutunabilmek amacıyla, günün anlam ve önemine uygun şekilde, başta kalp şeklinde pofuduk yastık ve kırmızı renkli don olmak üzere tüm 14 Şubat endüstrisinin sebebi olmuş, ancak ve maalesef ekmeğini yiyememiş Aziz Valentin’in Midilli ile olan ilişkisinden bahsedeyim. Birçok mültecinin kaderine benzer şekilde, onun da dirisi olmasa da ölüsü Midilli’de kendine yer bulmuş. Aziz Valentin’in kemiklerinin Midilli’deki tek katolik kilisede bulunduğu kabul ediliyor, onun hikayesini kısaca anlatacağım.
İzmir Başpsikoposu Domenico Raffaelle Francesco Marengo
270 yılında Valentin’in kellesi dini usüllere uygun şekilde kesiliyor ve kendisine Aziz Priscilla’nın mezarının yanında yer açıyorlar. 496 yılında ise, yani iş işten geçtikten bir hayli süre sonra, Papa Gelasius kendisini kutsuyor ve sonrasında Roma katolik kilisesi tarafından onurlandırılıyor. Ebedi istirahatgahında dahi adamcağız huzuru bulamıyor ve 1815 yılına gelindiğinde Papa VII. Pius, Longarini di S. Costanzo isimli bir asil İtalyan papaza zamanın ruhuna uygun şekilde, eti toprağın kemiği senin diyerek Aziz Valentin’in kemiklerini hediye ediyor. Kemikler daha sonra, bir şekilde 1907 yılında Midilli’de ortaya çıkıyor. Papazın müridlerinden biri olması olası Lucia Thefanopoulo-Bongiglio vasıtasıyla kemiklerin Midilli’ye ulaştığı iddia ediliyor. Bunun üzerine, Midilli katolik kilisesinin bağlı olduğu İzmir’in Başpsikopos’u Francesco Marengo durumu yerinde incelemek üzere Midilli’ye geliyor ve yaptığı otopsi sonrasında kemiklerin Aziz Valentin’e ait olduğu hakkında son noktayı koyuyor. Kemikler, böylelikle kilisedeki ana sunağın altına konuyor. Ömrü vaktinde bu kadar gezmemiş Aziz Valentin’in kemikleri 1990 yılında Atina’daki italyan cemaatine ait Katolik Aziz Francis kilisesine nakledildikten sonra, 2014 yılında tekrar Midilli’ye iade ediliyor.
Başpsikopos Marengo'nun otopsi tutanağı
O dönemde Ortodoks hristiyanların ve müslümanların olduğu Midilli’de Katolik cemaatinin olmasının hikayesi de ayrıyeten ilginç bir hikaye. Midilli’deki katolik cemaatinin varlığı ta 14.yy’a dayanıyor. Bizans imparatoru II.Paleologos, zamanın Konstantinopolis’i yani İstanbul’un, haçlı ordularınca istilası sırasında şehrin savunmasında desteklerini esirgemeyen Cenevizlilerin ileri gelenlerinden Gattelusi ailesine, çerez verir gibi Midilli adasını çeyiz olarak veriyor. Midilli’deki Cenevizli hakimiyeti, yüz yıldan biraz fazla, 1462 yılında II. Mehmet (Fatih)’in Midilli’yi fethine dek sürüyor. O zamandan bu yana adada katolik cemaati bulunuyor. Bir de özellikle 18. ve 19. yy’larda tüccar ve denizcilerin İtalyanı, Maltalısı, İspanyolu, Fransızı Midilli’yi mesken tutuyor.
20.yy başında Midilli'nin Katolik cemaati
En başta söylemem gerekeni, en son söyleyeyim. İşin aslı, Aziz Valentin’in kemikleri tekrardan bulunduğunda, yüzlerce ufak parçaya bölünüp birçok kişi ve kiliseye satılıyor. Aziz kemiği lobisinin ne amaçla bu işi yaptığından daha evvel Granada’nın Sacromonte mahallesini anlatırken bahsetmiştim. Yani, bir kilisenin önemi ve ona bağlı olarak edindiği bağışlar, sahip olduğu aziz kemikleri ile doğrudan alakalı. Lafın kısası, ne kadar kemik, o kadar para. Bu sebeple, İrlanda’nın Dublin’inde,İskoçya’nın Glasgow’unda, İngiltere’nin Birmingham’ında, Avusturya’nın Viyana’sında, Polonya’nın Chelmo’sunda, Fransa’nın Roquemaure’ında, Prag’da ve Maltadaki kiliselerde de Aziz Valentin’in kemikleri olduğu iddia ediliyor.
Neyse, olan var olmayan var, o yüzden herkesin değil, bir kısmınızın sevgililer gününü kutlayayım.
Berlin'in Kreuzberg mahallesinin merkezi Kottbuser Tor bölgesini gezmeye devam edelim. Daha önceki iki yazıda (1.bölüm, 2.bölüm) Adalbertstr. ve Oranienstr. civarını anlatmıştım. Bu sefer, Adalbert Str.'yi kesen diğer bir sokak Naunynstr ve Mariannenstr.'ye doğru yollanalım.
Sağ köşede metalci barı Trinkteufel, ama simsiyah metalcilere arada rengarenk saçlı punklar ve köpekleri de eşlik eder. Bunları birçok kez sabahın erken saatlerinde barın önüne, yere oturmuş, şerifleri hayırlı olsun, sabah biralarını içerken görürdüm. Boks maçı sunumu gibi oldu ama, sol köşede ise internetçi bakkal bulunuyor. Önüne masa da attığından, bakkaldan birayı alıp ucuza bar-cafe keyfi yapılabilir. Bohem aktör Birol Ünel tabi ki buranın gediklilerindendir.
Naunynstr. boyunca bir 20 metre ilerlediğinizde sol tarafta Ballhaus'u görürsünüz. Altın çağını, eğlencenin tavana vurduğu depresyon dönemi 1920'lerde yaşayan ballhauslar, şimdi genellikle kültür merkezi işlevi görüyor. Bolca Türkçe tiyatro, sergi ve konserlere ev sahipliği yapar.
Ballhaus'un devamında Mariannenstr. ile kesiştiği yerde Nasib Gıda yer alır. Türkiye'deki bir süpermarketten daha fazla yerel ürün çeşitliliği vardır.
Nasib Gıda'nın karşısında ise Helvetia isimli İsviçre restoranı yer alır. Pazar akşamları rebetikoya ev sahipliği yapar. Daha önce Berlin'de Rebetiko yazısında anlattığımdan burada detaya girmeyeyim.
Helvetia Restoran'ın yanında ise anarşist ve punk ıvır zıvırları satan Disorder Rebel Store bulunur. Bu çevrede bunun gibi bir kaç dükkanın daha olduğunu göz önüne aldığımızda, işin piyasasının iyi olduğunu söylemek sanırım mümkündür.
Helvetia restoranı ve Disorder Rebel Store'un karşısında ise 24 saat açık Melek Fırını ve eski adı Dostlar olan Cafe Helium yer alır. Adı Dostlar iken, yeşil çuha kaplı, üzerinde Türkçe gazetelerin ve bahis dergilerinin bulunduğu büyük masalar vardı. Sonra Kreuzberg'deki değişim rüzgarından o da nasibini aldı, masaları ufalttı, adını helium yaptı ama yine de diğer tarz cafe ve barlara karşı marjinal duruşunu sürdürüyor. Burada da cuma akşamları rebetiko buluşması olurdu.
Cafe Helium'un yanında kadınlara ait kültür merkezi ve hamamıyla, adından da belli eski çikolata fabrikasından bozma Schokofabrik yer alır. Ne var ne yok diye merak edenler web sitesine bakabilir.
Böylece tekrar Oranienstr.'ye ve Mariannenplatz'a çıkmış oluyoruz. Sağ tarafta yer alan Taqueria Florian'da ara ara güzel canlı müzik olurdu. Köşedeki şekilli cafeden de önceki bölümde bahsetmiştim.
Aynı yerin bu sefer karşısı. Köşedeki Zum Goldenen Hahn isimli bar, acaba Kreuzberg bar ortamı otuz sene önce nasıldı diye merak edenler için sosyolojik gözlem imkanı sunuyor. Yaşını başını almış solcular, punklar, alkolikler, büyük bira bardakları, bilardo ve ağır sigara dumanı eski tarz Kreuzberg barlarının karakteristik özellikleri.
Bu üç bölüm boyunca Kottbuser Tor merkezini kısa notlarla anlatmaya çalıştım. Berlin'deki değişim çok hızlı. Yazı yazılırken dahi bazı mekanlar değişti. Bakalım bir kaç sene sonra buralar nasıl olacak.
Geçen yazıda (burada) Kreuzberg merkezin ana caddesi Adalbertstr. civarını az çok tanıtmıştım. Bu sefer de dükkanların en bol olduğu, en popüler caddesi Oranienstr. civarını yine kısa notlarla anlatayım.
Oranienstr.'nin Adalbertstr. ile kesiştiği kavşak. Sağdaki pizza-pasta-salata mekanı da, yurtdışının ucuza arandığı dükkan ve napolili pizzacının yerine yeni yapılan tarz mekanlardan.
Bu da aynı yerin 1 Mayıs'taki hali
Kreuzberg Gezi'yi es geçmedi.
Kreuzberg'in hamburgercisi. Ama ne dükkanı olursa olsun, ister fotokopici, ister bildiğin büfe, illa bi tarz alterlik olacak.
Binadaki miş'li geçmiş zamanlara dikkat. Zemin katta ise Cafe Bateau Ivre. Buranın adını yıllar boyunca doğru düzgün söyleyemeyip, köşedeki ortamlı cafe diye bildim. Meşhur bohem aktör Birol Ünel önceden buralarda olurmuş, ama ilgiden bunaldı kaçtı sanırım. İşin ilginci, tavla da var.
Yok yok, öyle sandığınız gibi değil. Kenevir mamülleri satıyor. Hint keneviri değil.
İsmini bu bölgenin posta kodundan alır, yani Süd-ost 36, (güneydoğu 36). Bazı zamanlar alter etkinlikler, konserler yapılır, bazı zamanlar ise bildiğin diskoya döner. Yüksek tavanlı olduğundan içerisi gümbür gümbür inler. Her ayın son cumartesi 'Gayhane' isimli gay partisi yapılır.
Molotow Cocktail barın ve Roses isimli gay barın arasındaki Ertuğrul Gazi Camii. İbadethanenin yanına yok alkollü, yok karılı kızlı geyli mekan olmaz deyin, hadi bakalım. Bal gibi de oluyor. Eğer burada millet camiyi basıp alkol içmiyorsa, grup sekse girmiyorsa, benim tahminim böyle bir olay Bezm-i Alem camiinde de olmamıştır.
Bu cadde şu anda en trendy, hip mekanlarla dolu olsa da, diren Foto Selçuk diyoruz.
Umut Sarıkaya'dan alıntılayarak söyleyeyim. Punk ölmedi, yüreğimizde yaşıyor. Uygarlık savaşında bayrağı o taşıyor. Entegrasyon ve şekil şemal bakımından kendime bir çekidüzen vereyim diyorsanız, buyrun dostlar Core Tex'e.
Smyrna Kuruyemiş. Cadde üzerindeki bu kuruyemişçi, Türkiye'de pek rastlanmayan bir konsepte sahiptir. İçeriden kuruyemişini, çerezini alırsın, sonra dışarı masalara oturursun, saatlerce geleni geçeni izleyip, çekirdek çitlersin. Yalnızca Türkler değil, körle yatıp şaşı kalkan Almanlar ve çekirdeğin ne olduğunu bilen diğer milletlerden keyif erbapları da yerini alır. Aşağıda da buranın hemen önünde rast geldiğim çingene çocukların videosu.
Hipsterın kabesi Lucia Bar. Sanırsam sahipleri kafası çalışan ve geleceği görebilmiş genç türkler. Modayı yakalayabilmişler ve şıkır şıkır iş yapıyorlar. Ne diyelim, allah bereketini artırsın. Pencereden ise 'Ne çektin be Tayyip' sarkmış.
Oranienplatz'da yer alan mülteci kampı. Uzunca bir süredir mülteciler burada kalıyorlar. Hakkında yapılmış bilgilendirici haber içinburaya tıklayabilirsiniz.
Meğer kısa kısa da olsa anlatacak ne çok şey varmış, bu Kreuzberg serisi biraz daha sürer gibi.
Bu bölümümüzde Berlin'de Türk nüfusun yoğun olarak yaşadığı ve buna her cins, her renk insanın eklendiği Kreuzberg mahallesinin Kottbuser Tor kısmını fotoğraflarla ve kısa notlarla anlatacağım. Açıkçası öyle ballandıra ballandıra anlatasım yok. Kottbuser Tor metro istasyonundan çıkıp Adalbert Strasse boyunca yer alan mekanları az çok göstereceğim.
Şimdiden söyleyeyim, serimiz devam edecektir.
Göçün 50.yılı için hazırlanmış etkinliklerin pankartı ve yan tarafta Apo posteriyle birlikte 'Kandil'e hava saldırısını kınıyoruz. Kürt sorununun çözümünün tek yolu Abdullah Öcalan'la dialogtur' yazıyor. Bu pankartların altında ise kocaman 'Kreuzberg Zentrum' yazısı vardır. Arka tarafında ise bunun Türkçe tercümesi olan 'Kreuzberg Merkezi' yazar.
Mustafa'nın meşhur Gemüsekebap'ı, yani sebzeli döneri. Esasında Mehringdamm bölgesinde metro istasyonunun dibinde ufak bir büfesi vardır.Günün her vaktı önünde upuzun kuyruklar olur. Bir şube de Kreuzberg merkeze açtı ama sanki tat aynı tat değil.
Hakiki boşnak börekçisi. Böreği gözünün önünde hazırlarlar. Taptaze alırsın, hemen yan tarafta yer alan Cafe Kotti'den çayını da aldın mı al sana kral kahvaltı. Gurbet acısını anında keser.
Alter türk ya da kürt, alevi, eşcinsel gibi azınlık sayılabilecek gruplar, ya da yabancı manita yaparız, birşeyler çıkar belki diyen türk ve diğer milletlerden genç insanların takıldığı Cafe Kotti. Politik görünümlü bol ortamlı bir cafedir.
Merdivenlerin hemen altında ise, Berlin'in Türkçe rap aleminin eskilerinden 'Killa Hakan'ın babasının bakkalı. Oğlunun posteri, peşin satan ve veresiye satan arasındaki farkı gösteren meşhur poster ve para ile şaka olmayacağını, veresiye işlere bulaşmayacağını belirten bir küçük esnaf esprisi klasiği: ölümle tehdit. 'Hiç veresiye vermedim ben' diyen ise tüm gün bakkalının önünde nargilesini fokurdatan sahibi.
Kreuzberg Müzesi: Giriş parası yoktur, küçük bir müzedir ancak Kreuzberg'in geçmişi, özellikle Türk göçmenlerin gelişi, ev işgalleri, polise karşı mücadeleler ve yaşanan diğer bir çok toplumsal olay hakkında fotoğraflar, videolar, gazete küpürleri bulunmaktadır.
Adalbert Strasse yakında Hasır Strasse ismini alırsa şaşırmam. Döneri icat ettiği varsayılan sahibinin, anlatılanlara göre Türkiye ve Almanya'da beş yıldızlı otelleri ve yedi sülalesini doyuracak parası varmış. Zenginin malı züğürdün çenesi. Ufak bir dönerci dükkanıyla başladıktan sonra, şimdi Kreuzberg'in en işlek ve popüler sokağında kocaman bir dönerci, ocak başı ve hamburgerci dükkanlarına sahip.
'Nerde o eski Berlin?', 'Berlin çok bozuldu', 'Etraf hipsterdan geçilmiyor' diyenler haklıdır, ama bira lokali Rote Rose dimdik ayakta ve hipsterlaşan Berlin'e tokat gibi cevabı vermektedir. En düşmüş kişilerin, alkol ya da uyuşturucu bağımlılarının uğrak yeri olan ve 24 saat açık olduğundan içeride zaman kavramının unutulduğu Rote Rose kepenk indirmeden, 'Kreuzberg bitmiş aaağğbi' denemez. Ne zaman ki burası bir vintage, tarz dükkan olur, o zaman Kreuzberg'in ruhuna el fatiha okunur.
Kazıkçı denilebilir.
55 Metin Kuaför Samsun'da yok. Burada buldum.
Böylelikle Kottbuser Tor Metro istasyonundan çıkıp, Adalbert Strasse üzerinden Naunynstrasse ile kesiştiği yere kadar geldik. Bundan sonra da bu civarları kısaca anlatacağım.