rembetiko etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rembetiko etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Aralık 2019 Çarşamba

Elias Petropoulos - Rebetika: Yunan Yeraltı Dünyası Şarkıları Bölüm 6

6. bölümde rebetiko şarkılarının kayıtları hakkında tarihi bilgiler veriliyor. Petropoulos, kayıt şirketlerinin Atina'ya gelmesi ve Yunanistan dışında yapılan rebetiko kayıtlarından bahsettikten sonra rebetiko şarkılarının kökeni üzerinde varsayımlarda bulunuyor. 

Kısmen yeraltında dolaşımda olmasından ve fonograf ve gramofonun henüz olmamasından ötürü, görece ondokuzuncu yüzyıldan kalan çok az rebetiko şarkısı vardır. Gramofon kayıtlarının gelişi rebetiko şarkılarında patlamaya yol açtı. Fonograf, tekkelerin ve hapishanelerin gettolarındaki şarkıları ortaya çıkardı. Yirmibirinci yüzyılın erken döneminde, rebetikanın bestekarları ve mahalli güftekarların üretimi kesildi. İlk isim yapmış bestekarlar\güftekarlar kendi çevrelerinden gelmekteydi ve onlar rebetlerin geleneksel şarkılarına yeni biçimler verdiler (bir çok şarkı geniş kesimler tarafından bilinmiyordu). Sonrasında, kayıt etiketlerinde bu bahsi geçen bestekarların isimleri yazılmaya başlandı. Her nasılsa, daha sonra, rebetika zirvedeyken ve bestekarlar yeni şarkılar bestelerken, yeni bir döneme geçildi.

Bu dönem iki eğilimle tanımlanmaktaydı: bir tarafta, bestekarlar her şey, güftekarlar ise hiç bir şeydi (bestelerini bir ekmek parçasına satabiliyorlardu); diğer tarafta ise bestekarlar birbirleriyle acımasız bir savaşa girişmişlerdi. Bunun tek sonucu ise gramofon şirketlerinin karlarını artırması oldu. Sadece son yirmi yılda söz yazarları kayıt etiketlerine isimlerini yazdırmayı başarabildiler ve daha önemlisi yüzde elli telif hakkı alabildiler.


Giorgos Batis - 'İ Fonograficides' 

Gerçi sayıları beş haneli rakamları bulsa da, ne kadar rebetika şarkısı olduğu hakkında kesin bir fikre sahip değiliz. 1968’de rebetiko şarkıları antolojisini yayımladım. Sonra, 1979’da yaklaşık 1500 şarkı içeren ikinci büyük baskısını yayımladım. Ne yazık ki, şarkıların büyük bölümü hala yayımlanmadı.
Elias Petropoulos'un Rebetika Şarkıları kitabı
Yunan şarkılarını gösteren üç ana kayıt grubu vardır. Birincisi, 1897’den bu yana Birleşik Devletlerin çeşitli şehirlerinde yayınlanan Amerikan tipi kayıtlardı. İkinci olarak, yirminci yüzyılın erken döneminde rebetiko kayıtları esasen Londra ve Leipzig olmak üzere Avrupa’da da basılıyordu. 1930’dan önce, Londra ve Leipzig’de yayınlanan asıl kayıtlar, Atina’da daha ilkel koşullarda bulunabiliyordu. Daha sonra, yani bundan altmış sene önce, Atina’da ilk kayıt fabrikası kuruldu. Bu yüzden, Amerika, Avrupa ve Yunan kayıtları olmak üzere rebetiko şarkılarının farklı kayıtlarına sahibiz.

Banjo eşliğinde Amerika'da yapılmış erken dönem bir rebetiko kaydı,
"Dourou", Panayotis Tsoros, 1929

Son yıllarda, Birleşik Devletler Kongre Kütüphanesi’nden gelen yardım fonlarıyla, Amerikalı araştırmacılar, fonografın gelişinden bu yana Birleşik Devletler’de kaydedilen rebetiko şarkılarını derlemeye başladılar. Özellikle modern Yunan müziğiyle ilgili olan bu değerli kataloğun (hem birinci hem de ikinci basımlarının) hakkını vermeliyim. Doğal olarak, ilk Amerikan rebetiko kayıtları (1897’den 1906’ya) diskte değil silindirdeydi. Kısa zaman sonra (1912-14) Yunan şarkılarının Amerikan kayıtları doruk noktasına ulaştı. Bu Balkan Savaşları’nın doğrudan bir sonucuydu, zira Yunanistan ve ABD’deki Yunanlılar, kayıtları vatanseverlik duyguları kabararak alıyorlardı. Daha sonra, Avrupa stüdyolarının ticari karşı atağı başladı. BBC Yunan şarkılarının en iyi koleksiyonlarına sahip oldu. Ne yazık ki, 1967-70’deki Yunan direniş hareketi sırasında bu kayıtlar yağmalandı.
 4 CD ve kitapçığın olduğu, 1900-1940 yılları arasında Amerika'daki rebetiko kayıtlarının yer aldığı derleme
Sadece hala daha çözülmemiş olan rebetiko şarkılarının kökenleri üzerine spekülasyonda bulunabiliriz. Önerebileceğim en olası varsayım, ilk rebetiko şarkılarının mısralarının, halk türkülerinin nakaratları ve  kent müziğinin beyitlerinin (özellikle İzmir) biraraya gelmesiyle oluşabileceğidir. Kökenlerinin gizemi, beni hemen hemen hepsi son yirmi-otuz yıl içerisinde bu dünyadan çekip giden, son nesil rebetlerin hafızalarında kayıtlı olan eski orijinal rebetiko şarkılarını bulmaya itti. Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısının eski ve uzun süredir unutulmaya yüz tutmuş rebetika şarkıları murmurika tarzındaydı.Modern Yunan argosunda mourmouris (μουρμούρης) “rebetis” le eşanlamlı olarak kullanılıyordu. Türk kabadayılarının argosunda, kelimenin Yunancasının türediği, sessiz, tehditkar anlamlarına gelen, hemen hemen aynı kelime olan mırmırı buluruz. Mourmourika, en saf ve en güzel rebetiko şarkılarıdır.

Giannis Halkias ve Murmuriko Zeybekiko'su

7. bölümün linki burada

Elias Petropoulos - Rebetika: Yunan Yeraltı Dünyası Şarkıları Bölüm 4

Elias Petropoulos'un Rebetiko kitabının tefrika edilmesinin dördüncü bölümünde, rebetlerin esrarla alakaları, giyim kuşamları ve çevrelerindeki farklı tip ve karakterdeki insanlar konu ediliyor.

Esrar: Teorik olarak, müslümanlar dinen yasak olduğu için şarap içmezler. Ancak Kuran’ın bir açıklamasının olmadığı rakıyı içerler. Bu daha sonra rebetlere de geçen aşkı, kabadayıların rakı aşkını açıklar. Ayrıca esrar önemli bir rol oynar. Esrar toplumsallaşmayı, arkadaşlığı, baştan çıkarıcılığı ve şehveti sağlayan son derece eski, doğal\bitkisel bir halüsinojeniktir. Esrar bağımlılık yapmaz ve her zaman çok ucuzdur. Esrar tekkelerinde asla kavga olmaz çünkü esrar içiciler kavga peşinde koşmazlar. Çok uzun bir zamandır kriminologlar ve toksikologlar tarafından affedilmeyecek bir şekilde yapay bir varsayımla uyuşturucalar arasında gösterilse de esrar uyuşturucu değildir. Nihayet, bilge akademisyenlerin fikirleri devam etti ve esrar Birleşik Devletler’in uyuşturucu listesine girdi. Geçen sene, Amsterdam’daki özel olarak işletilen Esrar Müzesi’ne gittim. Osmanlı İmparatorluğu döneminde böyle bir müze inşa etmenin gereği yoktu çünkü esrar kolaylıkla dolaşımdaydı. Osmanlı kadısı ve jandarması, bugünkü hakim ve polislerden daha bilgeydi.
Petropoulos'un 'Kutsal Esrar' kitabından tekli, çiftli, üçlü ve dörtlü sigaraların nerelerden yapıştırılması ve yırtılmasını gösteren çizimler 
Görünen o ki, antik çağda insanlar esrar içmek hakkında bir şey bilmiyorlardı, çünkü basitçe o dönemde henüz çubuğu (pipo) keşfetmemişlerdi. En azından, Heredot[13]’un bir dizesinden bunu öğreniyoruz. Bugün gençler, Anadolu’da yaşayanlardan öğrendikleri biçimde sigara biçiminde esrar içmektedirler. Kullanışlı bir biçimde esrar içmenin yolu olan esrarlı sigarayı kabadayılar ve rebetler bulmuşlardı. Rebetika şarkıları nadiren esrarlı sigaraya atıfta bulunur, ancak nargile (αργιλές) bir çok şarkıda onurlandırılır. Nargile ile esrar içmek gerçekten kutsal bir ritüeldir. Suyun bir filtre görevi görmesi sayesinde, esrar içmek oldukça hafiftir. Bazıları ise nargileyi sütle tercih ederler.


Stellakis Perpinadis'in 'Nargilenin sesi' şarkısı. Bizde ise Yeni Türkü'den 'Yedikule' olarak bilinen şarkı. 
Nargile içme seslerinin duyulduğu baştaki diyalogda şunları diyorlar:
-Selamlar arkadaşım Stellaki!
-Sana da selamlar Vangelim
-Bu elinde tuttuğun nedir?
-Nargile
-Nargile mi?
-Ya ne tutmamı isterdin, bir okyanus gemisi mi?
-Ama arkadaşım kuzum Stellaki, ne zaman seni arasam, hep elinde bir nargileyle buluyorum!
-Ah arkadaşım Vango, haklısın. Ama ne derdim ızdırabım olduğunu bilseydin, bana haksızlık etmezdin. Dinle kardeşim Vango, bana teselli ver.

Kuçavosun daha önce verilen şematik betimlenmesi gerçeğe dayansa da tamamıyla gerçek değildir. Gündelik hayatta, rebetler değişen vasıfların mozaiğini temsil ederler. Farklı dönemlerden, toplumsal tabakalardan, ırklardan ve toplumsal kastlardan öğeler bir araya getlir. Sonuç olarak, herhangi bir verili zamanda bu öğeler farklı yollarla bir araya gelebilir, sabit bir miktarları da yoktur.

Daha önce de bahsedildiği gibi, 1890’ların rebetleri, burjuvazinin silindir şapkasının, yoksulların bez kasketlerinin ve çiftçilerin saman şapkasının aksine, republika denilen bir şapka takmaktaydı. İlk başta rebetler burjuva gibi giyinmekteydi fakat daha sonra kasaba kıyafetine doğru değişimle burjuvazi beyefendisinin karikatürü görünümünü aldı. Benzer bir şekilde, diyebiliriz ki Chicago gangsterlerinin görünüşleri de 1930’ların burjuva kıyafetinin kötü bir taklidiydi.
Chicago 1930lar, gardaş derler kankaya
Hemen hemen aynı zamanlarda, rebetler sivri bez bir kasket olan trayaska (τραγιάσκα) geleneğini oluşturdu. O yıllar, Berlin, Paris ve Roma’da büyük politik konferansların yapıldığı, bütün saygı duyulan insanların borsalino ya da kanotiye, proleterlerin de bez şapka taktıkları yıllardı. O günlerde, toplumsal farklar şapkadan başlıyordu. Rebetlerin neden şehirli şapkasını terk ettiklerini asla bilemeyeceğiz. Sırası gelmişken rebetler şehirli şapkasına gereken saygıyı göstermemişlerdi. Rebetlerin giyim zevki şiddetliydi ve şiddetle uygulanırdı.

Markos Vamvakaris'in trayaska şapka takan ve manga gibi davranan bir kadını anlattığı şarkı.

Rebetlerin erotik davranışları da aynı şekilde zoraki ve çelişkiliydi. Rebetiko şarkılarında, erkek çoğunlukla yosma ve zalim olarak gördüğü kadına dilenir. Ve rebet hala, (kadınlar karşısındaki mazoşizmine rağmen) maçoydu. Bir kadınla asla kol kola yürümez çünkü resmi olarak tüm kadınları hor görür. Rebetler kadınlar için kaput (psolothikara, ψωλοθήήκαρα) kelimesini atfederdi. Takıldıkları yerler taverna, kahvehane, iskambil oynanan yerler ve tekkelerdi. Kadınların ve erkek aşıklarının bu yanına varılamaz tekkelere giriş hakları yoktu. Lakin, iki istisna vardı: her ikisi de her an rebetlerin etrafında olan poustomangas ve rebetissalar.

Poustomangalar belli gruplara kabul edilen (örneğin yankesiciler), erkeksi davranışları olan  pasif eşcinsellerdi. Poustomangalar polise ihbar etmezdi. Poustomangalar bıçak taşırdı. Poustomangalar hapishaneyi kontrol altında tutarlardı. Bu sebeplerden dolayı hem rebetler arasında hem de yeraltı dünyasında kabul görürlerdi. Bugün poustomangalar artık yoklar. En son hatırladıklarım kırk yıl öncesindeydi.


Rebetiko müziğinin büyük rebetisalarından Roza Eskenazi şanına yakışırcasına 'Neden kokain içiyorum?' şarkısını söylüyor.

Oysa rebetiseler hala var ancak artık bir zamanların gururlu kadınları değiller. Rebetissa figürü ile hayat kadını karıştırılmamalıdır. Rebetissa, o zamanlarda Yunanistan’ın gördüğü en özgür kadınlardı. Erotik arzularını istediği erkekle paylaşabilir ve ayrıca lezbiyen ilişkilere de girebilirdi. Rebetissa esrar içerdi ve harika bir dansçıydı. Ayrıca, vücudunu ve itibarını nasıl koruyacağını da bilirdi.

5. bölümün linki burada

[13] Anlaşılan, Trakyalı eski kabileler esrar koyup bir arada dumanını içlerine çekmek için ısıtılmış taşlar kullanıyorlardı.

BONUS: Roza Eskenazi'nin hayatının anlatıldığı 'My sweet canary' belgeselinin fragmanı

8 Kasım 2016 Salı

Elias Petropoulos'un Rebetiko kitabı üzerine

Yaklaşık bir on yıl kadar önce ilgim ve sevgim dolayısıyla Elias Petropoulos'un ufak rebetiko kitabını çevirmiştim. Maddi bir beklentimin olmadığını belirtmeme rağmen, hangi yayıneviyle konuşsam, önce abartılı bir ilgi, sonrasında ise maillere cevap vermeme gibi enteresan bir davranış gördüm. Ben de madem öyle, rest çekip çeviriyi blog üzerinden tefrika halinde yayınlamaya karar verdim. O önce 'harika, muhteşem' diye gaz verip, sonra sallamayanlar telif melif diye gak guk etmeye kalkarsa da korkum yok. Zaten Petropoulos vefat etti, eşinin de bir ayağı çukurda. Kitabın ingilizceye çevirmeni Ed Emery yakın dostumdur, bir şey olursa benden yana tavır alır. Sıkıntı yok, içim rahat.
Elias Petropoulos (1928-2003)
Kitabın türkçeye çevirisine dair bir önsöz yazmıştım, önce onu yayınlayayım. Sonra da bölüm bölüm kitabı tefrika edeceğim. Şöyle geriye dönüp baktığımda, önceden daha ciddi, akademikimsi yazıyormuşum onu fark ettim, şimdi iyice lakayıt ve berduş olduk. 

Türkçe çeviriye önsöz

Rebetiko esasında hiç yabancısı olmadığımız, diğer yandan ise Bülent Aksoy’un 'Music that fell into oblivion' (2005) isimli seminerinde belirttiği üzere unutulmaya yüz tutmuş Anadolu kökenli bir müzik türü ve aynı zamanda kendine özgü kurallarıyla birlikte bir yaşam biçimi. Ancak burada ne müziğin kökeninden ne de kültürel boyutlarından söz edeceğim. Bu görevi kitabın ingilizceye çevirmeni Ed Emery ve yazarı Elias Petropoulos çok daha güzel bir biçimde zaten ifade ettiler.
Rebetika Şarkıları kitabının kapağı
***
Atina'da doğup, Selanik'te büyüyen Petropoulos, anarşistliği ve din ve milliyetçilik karşıtı yazıları yüzünden hapis yatıp, sonrasında Paris'e yerleşmek zorunda kalmış. Petropoulos’un bibliyografyasına bakıldığında onun ne kadar çeşitli konular üzerine yazdığı ve gündelik hayatın detayları üzerine nasıl durmadan bir şeyler ürettiği kolaylıkla anlaşılabilir. Dünyada ilk kez yayınlanan eşcinsel argosundan, Karagöz ve yeraltı dünyasına, Yunanistan’daki mezarlara, kuş kafeslerine, türk kahvesine, balkonlara kadar ve daha bir çok konuda yazdı Petropoulos. Ve tabi, şu ana kadar rebetiko üzerine yazılmış en geniş kapsamlı kitabın da yazarı kendisi. Ömrünün büyük kısmını yeraltı dünyasının inceliklerini anlamaya adamış Petropoulos, vasiyeti gereği yakılarak, külleri bir kanalizasyona döküldü. Böylece de içinde güzeli, çirkini, iyisi, kötüsüyle her şeyi barındıran lağıma ya da yeraltı dünyasına hakiki anlamda karışmış oldu.
Eşi, Elias Petropoulos'un küllerini lağıma döküyor, (1:09'dan sonra)

Petropoulos’un yalnızca Yunanistan’da Türk Kahvesi kitabı Herkül Milas sayesinde dilimize çevrildi. Orada ve bu kitapta da açıkça görüldüğü üzere Petropoulos’un amacı her şeyin kökeninde Yunanlılık arayan akademisyenlerin, milliyetçilerin ve din adamlarının façasını, onlara inananların ise ezberini bozmaktı. Hatta Yunanistan’da Türk Kahvesi kitabının amacının açıkça kahve ve kahvehaneleri anlatmak değil, Yunanlıların ırkçılığına karşı çıkmak olduğunu belirtiyordu (1995: 85). Zaten daha kitabın giriş cümlesinden birilerini kızdırmak istediği apaçık bellidir. Şöyle başlıyor kitabına Petropoulos: “Çağdaş Yunanlılar’ın babaları sayılması gereken Türkler’in bize miras bıraktıkları bir çok iyi ve kötü şeylerin arasında kahve de yer alır; ünlü Türk kahvesi. (1995:11)”

Petropoulos’un itirazları kahveyle sınırlı kalmıyordu. Örneğin bir kitabında, bir Türk gemisini batıran, sonradan milli kahraman ilan edilen kaptan Voçis’in esasında, Yunan değil, Yunanlılar’ın aşağı gördükleri bir Arnavut olduğunu belgeleriyle açıklıyordu. Tabi burada, merhum Hrant Dink’in, Sabiha Gökçen’in bir Ermeni kızı olduğunu yazdıktan sonra kendisine gelen tepkileri hatırlayıp üzülmemek elde değil.
***
Sözü fazla uzatmadan, çeviri konusunda bir kaç hatırlatma yapıp sıramı savacağım. Yukarıda da bahsettiğim üzere, çeviri ne yazık ki orjinal Yunanca’dan değil İngilizce’den yapıldı. Ancak hem Türkçe’de Gail Holst’un ‘Rembetika’ kitabının dışında rebetiko üzerine yayınlanmış başka bir kitap bulunmamasından ve hem de bir daha ne zaman rebetiko üzerine yeni bir kitap yayınlanacağı belli olmadığından çeviri üzerine hassasiyet göstermeye dikkat ettim. Gerekli gördüğüm yerlerde Ed Emery’nin yardımına başvurdum. Bunun yanı sıra “·” ile belirtilen dipnotlarda okuyucu için daha bilgilendirici olmaya çalıştım.

Nikos Mathesis'e ait Petropoulos çizimi, 1974
Toprağı bol olsun, sevgili hocam H. Ünal Nalbantoğlu (hakkındaki yazı için buraya), çevirinin hem zorunlu bir ihanet hem de dostluk kurmak olduğunu söylerdi. Sorumlulukla yürütülen bir edebiyat çevirisinin bilişsel değerlere sahip olmasının yanı sıra ahlaki değer yüklü bir adabının olduğuna inanırdı. Bunu değerlendirmek de öncelikle siz okuyucunun görevidir. Bol keyifli okumalar.

1. bölümün linki burada

Not: Petropoulos hakkındaki harika belgeseli buradan izleyebilirsiniz. 


6 Kasım 2016 Pazar

20.yy'ın başında Amerika'da Rebetiko Müziği - 1. Bölüm

20.yy’ın başında Yunanlıların Amerika’ya göçü ve Amerika’da gelişen Rebetiko müziğinden bahsedeceğim bu yazıda, Petros Tambouris’in hazırladığı dört CD ve kitapçıktan oluşan ‘To Rembetiko Tragoudi stin Ameriki: 1900-1940’ (Amerika’daki Rebetiko Şarkıları: 1900-1940)  isimli eseri esas aldım. Bundan başka özellikle Tony Klein’ın hazırladığı ‘Greek Rhapsody: Instrumental Music from Greece (1905-1956)’ isimli kayıtlar ve kitapçıktan, internetten bulduğum diğer arşiv belgelerinden, makalelerden ve fotoğraflardan yararlandım.

Üç bölüm olarak tasarladığım bu yazının ilk bölümünde 20. yy’ın başından itibaren Yunanlıların Amerika’ya göçünden, oradaki hayat mücadelelerinden ve rebetiko müziğinin bu göçmen Yunan cemaatinde nasıl kendine yer bulduğundan bahsedeceğim. İkinci ve üçüncü bölümler ise Amerika’daki rebetiko kayıtlarının örnekleri üzerinden şarkıcı ve bestecilerin hayatları hakkında olacak.  

Göçmen amca, göçmen amca. Ne var?
Gurbet acısı var mı? Var var
Zor hayat koşulları var mı? Var var
Ne duruyorsun? Ne yapayım?
Rebetiko yapsana vay vay rebetiko yapsana

Yunanlıların Küçük Asya Felaketi diye adlandırdıkları, yüzyıllardır yaşadıkları Anadolu topraklarından sürgün edilmelerinin ardından ve hatta ondan daha önce birçok Yunanlı, yanlarında müziklerini de götürerek Amerika’ya göç ettiler. Rebetiko her ne kadar İzmir ve Atina’da doğmuş ve gelişmişse de, eski ve yeni şarkıların kayıtlarının yapıldığı ve müziğin geliştiği asıl yer Amerika’dır. Rebetiko müziğinin ilk kayıtları 20.yy’ın başında çoktan Amerika’da yapılmaya başlanmıştı. Anadolu’dan Yunanistan’a sürgün giden,  hapishanelerde, esrar tekkelerinde ve özellikle Atina’nın limanı Pire’nin varoşlarında serpilen bir kent müziği olan rebetiko, bu sefer de Yunanistan’da durmakla kalmayıp, ta Amerikalara göç ediyor ve birçok şarkı ilk kez orada kaydediliyordu.
Zamanın popüler gemi taşımacılığı şirketi Patris'in bir kartpostalı
Amerika açmış, Yunanlıları bekliyor olmasa da, 20.yy’ın başından itibaren Yunanlılar için bir nevi taşı toprağı altın ülke olarak tasavvur ediliyordu. Sadece 1900-1920 yılları arasında Yunanistan nüfusunun yüzde sekizi, yani yaklaşık 400 bin kişi Amerikan rüyasını gerçekleştirmek üzere göç etti ve Amerikan kapitalizminin gelişmesinde sömürüye açık işgücü olarak varolma çabası verdi. Çalışmak amaçlı göç eden bu neslin bir kısmı, Balkan savaşları, 1. Dünya Savaşı ve nüfus mübadelesi sonrası dönecek yerleri kalmadığından mülteci durumuna düştü.
Ellis Adası'na varan Yunan göçmenler
Ellis Adası
Göçmenler büyük gemilerin güvertelerinde tıkış tıkış, bir kargodan farksız şekilde, 20-22 gün süren uzun yolculuklarla Amerika’ya, New York limanında bulunan Ellis Adası’na varıyorlardı. Ellis Adası 1892 yılında göçmen merkezi olarak tasarlanmıştı. O zamanlar göçmenler Atlantik Okyanusu’nu aşıp New York’a vardıklarında onları Özgürlük Heykeli karşılıyordu. Göçmenler burada kayıt altına alınıyor, daha sonra ülkeye girebiliyordu. 1892-1954 yılları arasında işleyen Ellis Adası göçmen merkezi üzerinden çoğunluğu İtalyan, Yunan, Sırp, Rus ve Polonyalı olmak üzere 12 milyon göçmen geçiş yaptı.
Sıkı incelemelerden sonra ülkeye giriş yapabilenler yanlarında getirdikleri zeytinyağı, kekik gibi hediyelerle, onları karşılayacak eş, dost, akrabalarını beklerken 
Yunanlıların ‘Kastigari’ (Kale bekçisi) dediği Ellis Adası’ndaki ana salonda göçmenlerin tetkikleri yapılır ve milliyetlerine göre ayrılırdı.
Ellis Adası'ndaki ana salon
göçmen bir papaz
Başka bir göçmen
Yine göçmen. Bursa'dan Yunanistan'a, oradan da Ohio'ya göç eden Yannis ve Sofia Demetriou, 1912 
Gelen göçmenlerin büyük çoğunluğu ya New York’ta kaldı ya da Chicago’ya gitti. Diğerleri ise daha çok New England’daki endüstri bölgesine, kuzeydeki Philadelphia, Cleveland, Detroit gibi büyük şehirlere dağıldı. 1920’de New York ve Chicago’daki Yunan nüfusu 50 binden fazlaydı.
Tarpon Springs'de sünger avcısı Yunanlılar
Meksika Körfezi ve Atlantik Okyanusu’na bakan, Florida eyaletinde bulunan Tarpon Springs halen daha Yunan nüfusunun en yoğun bulunduğu Amerikan şehridir. Özellikle Kalimnos, Simi ve Halki gibi 12 adalardan gelen Yunan göçmenler burada sünger avcılığı yaptılar. 1920’lerde şehrin nüfusunun yarısından fazlasını Yunanlılar oluşturuyordu.

Amerika’da bekledikleri hayat gemi şirketleri tarafından anlatıldığı gibi değildi. Birçoğu kafasında geri dönme düşüncesi olduğundan İngilizce öğrenmedi. Zaten vasıfsız olduklarından madenlerde, demiryollarında ya da fabrikalarda çalışıyorlardı. Bundan başka birçok Yunan seyyar satıcılık, manavcılık ve ayakkabı boyacılığı yaptı. Kadınlar ise çoğunlukla çalışmıyordu.  Az da olsa çalışanlar ise tekstil ve ayakkabı  fabrikalarındaydı. İlk zamanlarda sanayi şehirlerinde grev kırıcı olarak kullanıldılar. Tek amaçları çalışıp, para kazanıp memlekete yollamak olan göçmenler tek göz odada birçok kişi yaşayarak ayakta kalmaya çalıştılar. Ancak bu koşullar veremi ve diğer ağır hastalıkları da beraberinde getirdi.  Diğer milletlerden göçmenlerle yetimin yetime münasebeti gibi bir ilişki olduğundan, hayat hiç de kolay değildi.
New York'ta bir Yunan dükkanı
Yunanlı göçmenlerin Amerika’daki hayatları, dışlanmışlıkları, fukaralıkları ile bir göç müziği olan rebetikonun kesişmesi kaçınılmazdı. Dayanışma esasen yalnız başına çaresizlikten doğduğundan, ilk nesil göçmenler daha çok bir arada durmak zorundaydı. Yunan mahallesinde yaşayıp, yunan kahvesine giden demiryolcular, fabrika işçileri, madenciler, sendikacılar, işsizler buralarda kahvesini içer, kağıdını oynar, müziğini dinler, dans ederdi. Acısını, derdini ya da neşesini memleketinin şarkıları yoluyla ifade ederdi. Diyelim ve Amerika'da kaydedilmiş bu şarkılardan, onları söyleyenlerden ve bestecilerinden bahsetmeye sonraki bölümde devam edelim.