8 Kasım 2016 Salı

Emir Kipleri - Midilli Özel



İç: Rakının yerini tutamasa da, olsun, yine de uzo için. Hangi uzoyu içelim derseniz ise ilk tavsiyem Pitsiladi uzo olur. Farkı sadece fiyatı değil aynı zamanda lezzetindedir. Pitsiladi'nin yanı sıra Midilli'nin en eski uzosu Barbayanni'nin yeşil şişeli ve %42 alkollüsünü ya da 'evzon' isimli %47 alkollü olanını tercih etmenizi öneririm.

Midilli haritalı masa örtüsü üzerinde Pitsiladi uzo
Barbayanni uzo ve taze kalamar 

Ye: Uzonun yanında deniz ürünü yenmelidir. Başlangıcı ise istisnasız 'sardeles pastis' denilen salamura ya da tuzlama sardalye ile yaparım. Size de onu tavsiye ederim. Kalloni körfezinde tutulan sardalyeler tuzlanır ve yaklaşık 4 saat sonra yenmeye hazır olur. Nasıl yiyeceğiz derseniz de şöyle anlatayım. Sardalyeyi kuyruğundan tutun, bir elinizle kuyruğun bir kısmını öne, diğer elinizle de kuyruğun diğer kısmını arkaya doğru çekerek ikiye ayırın. Önce kılçıksız kalan tarafını götürün. Afiyet olsun. Sonra ise, kılçıklı tarafını kuyruğundan çatalın arasına takın ve çatalı aşağı doğru çekerek kılçıktan ayırın.Üstüne de vurun uzoyu. Yarasın.

sardeles pastis

İkinci favorim ise ızgara ahtapottur. Ahtapota karşı kendimi ikiyüzlü davranıyor gibi hissederim. Denizde görsem anında kaçacağım ahtapotu, ızgarada görsem yanıbaşından ayrılmam. 'Görünüşe aldanma' hayat dersini ahtapottan alırım. Tipini hiç sevmem ama tadına bayılırım.


Gez-gör: Midilli'nin gezilecek görülecek yeri çoktur ama ben burada detaya girmeyeyim. Daha anaakım yerlerden bahsedeyim, alternatif yerler meraklısına ya da dostlara kalsın. İlk sırada adanın en turistik kasabası Molivos. Tepede kalesi yer alır, arnavut kaldırımlı ve genelde iki katlı taş evlerden oluşur. Limanı görülmeye değerdir.

Molivos limanı

İkinci olarak, adanın en yüksek noktası olan Olimpos Dağı'nın eteklerine kurulmuş Agiassos köyünden bahsedeyim. Agiassos köyü el sanatlarıyla meşhurdur. Seramik ve ahşap işi almış yürümüştür. Burası da panoramik bir köydür. Uğrarsanız balını tatmanızı da tavsiye ederim.

Agiassos köyünden el sanatları
Üçüncü olarak adanın güneyindeki Plomari kasabası. Uzonun başkenti Midilli adasıdır. Plomari de uzonun kalbidir. En iyi uzolar burada üretilir. Görülmeye değer bir köydür. Cunda Adası'ndaki taş kahvenin birebir benzeri girişinde yer alır.

Plomari'nin girişindeki taş kahve

Son olarak da Plomari'ye yaklaşık 10 km uzaklıktaki Melinda sahilinden bahsedeyim. Bence adanın en güzel plajı burasıdır. Denizi çok berraktır. Denize sıfır tavernalarda hakikaten çok lezzetli yemekler, özellikle deniz ürünleri bulabilirsiniz. Lüks aramayanlar buradaki aile işletmelerinde huzur dolu bir tatil yapabilir.

Melinda sahili

Dinle: Papalina Ensemble. Benim de buzüşümle (buzüş yazısı için buraya) eşlik ettiğim Papalina Ensemble genellikle Midilli Adası'nın şarkı ve türkülerini çalıyor. Bunun yanı sıra rebetiko şarkıları ve diğer adaların geleneksel türküleri de repertuvarda yer alıyor. Santur, ud, gitar, keman ve vurmalıların yer aldığı grubumuzu, her gün olmasa da haftada 3-4 gün Midilli'nin ana caddesi Ermou'nun sonuna doğru giderseniz görebilirsiniz. Albümü de şu linkten dinleyebilirsiniz. 
Papalina Ensemble

Yap: Midilli'de yelkenli tekne turu yaparsanız, başka türlü göremeyeceğiniz bir çok koya ve ufak adaya gidebilirsiniz. En fazla altı kişilik (ufak çocuk varsa 8) özel yelkenli turlarıyla,ailenizle ya da arkadaşlarınızla birlikte üç, beş günlük ya da haftalık turlara katılabilirsiniz. Kaptan Yorgo'da sizlerden iyi olmasın, çok düzgün bir insandır. Müracaat için bana danışmanız yeterli.



Takip et: Midilli'de olup bitenleri, nereye gidilir, nerede ne yenir gibi güzel tüyoları bulabileceğiniz twitter ve instagram hesaplarımdan beni takip edebilirsiniz. İnternetim oldukça kısa kısa yazıyorum.
Twitter için @uzomeze, instagram için ise midilli_keyfi adreslerinden bana ulaşabilirsiniz.

Midilli'nin Geleneksel Müziği ve Dansları - 2. Bölüm

Midilli Adası’nın geleneksel müziği ve danslarının ikinci bölümüyle tekrar karşınızdayım. Birinci bölümü kaçıranlar üzülmesin, veriyorum linki. Hemenoku, fullhdoku. Birinci bölümde Midilli müziğine şöyle bir genel bakış atmıştık, şimdi sıra geldi örnekler sunmaya. 

At havası (Horos ton alogon): Midilli’de türkçe haliyle At havası, Köroğlu ya da Pehlivaniko diye bilinen bu hava Aya Paraskevi köyünde yapılan Aziz Haralambos panayırında çalınan bir patinada, yani yürürken çalınan havalardandır. Gerçi şimdi, Midilli’nin birçok köyündeki panayırlarda da bu hava,biraz da turizm amaçlı, atlarla dans eşliğinde çalınmaktadır. Aziz Haralambos panayırında, eski bir pagan ritüeli olan süslenmiş püslenmiş boğa kurban edilir, keşkek yenilir,at yarışları yapılır ve ‘ben içiyorum,atım bakıyor,oluyor mu hiç?’ diyen atını seven kovboylar atlarıyla birlikte zurna gibi içip zıvanadan çıkarak dans ederler.
At havası ve dansı

Bergama Zeybeği (Pergamos): Bergama zeybeği, tek bir şarkı olmaktan ziyade, kendine has karakteristikleri bulunan bir stil olduğundan bir çeşit aile gibi düşünülebilir. Farklı versiyonlarını aşağıdaki videoda dinleyebilirsiniz.

Mübadeleden önce nasıldı bilmem ancak mübadeleden sonra bu zeybek havasına yazılan sözlerde hep terk edilen vatana duyulan özlemden bahsediliyor. Sözlerde Ayvalık, Dikili, Bergama, Urla gibi kasabalardan bahsedilip, seni hiç unutmayacağız deniyor. Midillili ünlü türkücü Solon Lekkas söylüyor.

Menemen zeybeği de yine Bergama zeybeğiyle neredeyse aynı. Onu da o toprakların adamı Lefteris Menemenlis’den dinleyelim.

Bıçak havası (Horos me to mahaeri): Ağır bir parçadır ancak olayın aslı müzikten ziyade yapılan danstadır. Bıçakla kulak burun doğramaca, bağırsak deşmece ve hatta babafingo kesmecenin olduğu, ortaoyunvari pek şenlikli bir gösteridir. Elde bıçak olduğundan, aksilik çıkabilecek, yapanın maharetli ve dikkatli olması gereken bir oyundur. 1994 yılında Ayasos köyündekiler bir greek night yapalım demişler. Çok imrenerek defalarca izlediğim o gösteriden bir video sunayım.
özellikle bağırsakları deşme sahnesi bir harika

5 numaralı Macar dansı: Hayırdır ‘Quelle alaka?’ der gibi baktınız üstadım. Konu klasik müziğe gelince, ben de hemen ağız değiştiriyorum. Köy yerinde ne macar dansı, Brahmsı demeyin, oluyor. Midilli’de bir de böyle ilginç bir durum var. Geleneksel müzik enstrümanlarıyla, Brahms, Ivanovici demiyor, gümbür gümbür çalıyorlar. Tabi bu daha çok, ilk yazıda bahsettiğim zeytinyağı ve sabun ticaretiyle zenginleşen bir kısım elitin etkisiyle klasik batı müziğinin Midilli müziğine girmesiyle oluyor. Tekrara girmeyim, Midilli’de bir zengin sınıfın ortaya çıkması kentli kültüre de yol veriyor. Bu sayede sadece klasik batı müziği değil, tango, vals, fokstrot gibi müzik ve danslar da Midilli müziğine giriyor. Bundan başka gezgin müzisyenlerin adaya uğraması da bunda etkili olmuş. 1950lerde adaya gelen macar müzisyenlerin nota defterleri kopyalanmış ve o eserler de çalınır olmuş. Bu da ünlü santuri Nikos Kalaycis (Bidayala)'dan gelsin. Macar dansı sonrasındaki pek hareketli Nikriz dans da cabası.


Bir diğer örnek olarak da cenaze müziğini verelim. Chopin’den apart bu eser, 1979 yapımı ‘Altın saçlı öğretmen’ filminde de Midilli’nin Ayasos köyü mezarlığına gidilirken çalınıyor. Esasında cenazede müzik eğer kişi genç ya da henüz evlenmeden ölmüşse, ona kısmet olmayan düğünün hatırasına çalınır. Bundan başka,eğer vefat etmiş kişi bir müzisyense yine diğer müzisyen arkadaşları meftanın anısına cenazesinde çalarlar.

Son olarak Midilli'de çalınan bir klasik müzik eserini bonus olarak ekleyeyim. Çalınan eserin ismini bilen bir ödül kazanamayacak, ama benden kocaman bir teşekkür alır. Hatırıma gelmiyor çünkü. 



Granada Gezi Rehberi: Genel Giriş


Sonradan Ek: Granada Gezi Rehberi'ne bir başladım, gaza geldim yazdıkça yazdım ve sonunda neredeyse bir kitap kalınlığında, detaylı bir Granada rehberi ortaya çıktı. Dört bölümden oluşan Elhamra Sarayı I, II, III, IV; Katedral ve çevresi yazısı; üç bölümden oluşan Albayzin bölgesi I, II, ve III; Çingene mahallesi Sacromonte; Lorca'nın yaşadığı ve takıldığı yerlerin izinde bir Granada turu; Granada'da para ödemeden yapılacak şeyler ve görülecek yerlerin anlatıldığı Granada Beleşçi Rehberi; Granada sokaklarını güzelleştiren grafiti sanatçısı El Nino de la Pintura'nın grafitilerinden örneklerin olduğu I ve II yazıları; tapas kültürü yazısı ve Granada'nın en iyi tapas barları I ve II; Granada mutfağından gazpacho tarifi ve boğa güreşlerinin anlatıldığı yazılar için linkleri tıklayınız.

Hadi yine iyisiniz, Granada’nın tarihini kültürünü, ıvırını zıvırını anlatıyorum diye eloğlundan bir miktar ücret alıyorum, ama bir güzellik yapıp, bloğumuzun okur ve ziyaretçilerine bu hizmeti bedava sunuyorum. Güncel bir göndermede bulunarak şöyle diyeyim. Allah kimseyi gözünü para hırsı bürümüş birisi yapmasın. Hele babasını katiyen!

Dillere destan güzellikte Elhamra Sarayı
Granada, islam medeniyetinin ulaştığı ve ulaşabileceği en yüksek noktalardan birini temsil etmesinden dolayı, hakikaten etkileyici bir şehir. Şimdi herhangi bir ekonomik ya da ticari önemi olmayan bir şehir olmasına rağmen, zamanında dünyanın kültür, sanat ve bilim bakımından en parlak yerlerinden biri olmuş. Sırf tarihi ve mimari yapıları değil, denize ve dağlara yakınlığı, yemesi içmesi ve sunduğu imkanlar bakımından kanımca İspanya’nın en gezilesi görülesi şehridir.

Elhamra Sarayı'ndan bir detay
Aslında anlatılacak o kadar çok şey, o kadar çok hikaye  var ki, işin içinden çıkamayacağımdan önce şöyle bir kabasını alayım, genel bilgiler vereyim, detayına diğer yazılarda ineriz diye düşündüm. 

Tarih: Kuzey Afrika’dan gelen müslümanlar, 711 yılında İber yarımadasına geçiyor ve 1492 yılında katolikler, müslümanların elindeki son şehir Granada’yı ele geçirene dek yedi yüzyıldan fazla bu topraklarda hüküm sürüyorlar. Özellikle Cordoba’nın 1236 yılında düşmesinin ardından, Granada, müslüman uygarlığının merkezi olmuş ve oradan yürümüş. Cordobalı zengin müslümanların katkılarının yanı sıra, şehrin ta Romalılar zamanından bu yana yerleşik Yahudi nüfusu da Granada’nın zenginleşmesine ve bilim teknoloji alanında ilerlemesine katkıda bulunmuş.

1613 yılına ait Granada planı
İklim: Granada’ya temmuz ve ağustos ayında gidilmez. Sıcaklar fena bunaltır, akşam ona kadar kapı, pencere, perde açılamaz ve durum böyle olduğundan da aklın yolu bir diyen Granadalılar dükkanları kapatır ve deniz kıyısındaki yazlık evlerine giderler. Onun dışında Ocak ve Şubat ayları genelde yağmurlu geçer. Gece ve gündüz arasında sıcaklık farkı çok fazladır. Gündüz tişörtle gezmek akşama palto giyilmeyecek anlamına gelmez.  Bunda en büyük sebep denize paralel uzanan Sierra Nevada dağlarıdır.

Tipik at nalı şeklinde kapı, ve duvarda Granada'nın güzelliğine atfen şu yazıyor: 'Granada'da kör olmak kadar insana acı veren bir şey yoktur'

Nasıl Varılır: Granada ulaşım imkanları bakımından çok kolay değildir. Türkiye’den gelecekler için İstanbul’dan Malaga’ya THY’nin direk uçuşları var o tercih edilebilir. Malaga’dan Granada’ya otobüs yaklaşık iki saat sürer. Ya da pegasusla Barcelona ya da Madrid’e gelinip oradan aktarma yapılabilir. Granada hızlı tren hattında değildir o yüzden otobüsle ulaşmak daha kolaydır.

bir carmenin kapısından
İnsanı: Yarın öbür gün Katalunya bağımsızlığını ilan edip İspanya’dan ayrılsa, herhalde tüm Endülüs bölgesinin de Kuzey Fas ismiyle Fas’a bağlanması gerekir. Huy bakımından insanları arasında pek fark yoktur. Ancak hristiyanlık müslümanlığa göre sosyal yaşamda daha az kişisel baskı (özellikle kadınlara yönelik) uyguladığından, insanlar daha rahat ve açıktır. Klişe diye söylemiyorum, hakikaten tanıdık tanımadık herkesle konuşmayı ve kendi hayat hikayelerini, komşuların çocuklarını filan anlatmayı çok severler. Bir  telesekreter insana baş ağrısı verebilir mi? Şunu istiyorsan bire, bunu istiyorsun ikiye basınız vs. der, öyle değil mi? Telesekreterde dahi konuşur konuşur konuşur... 

Albaicin'e yerleşen ressam Max Moreau'ya ait çingene kadın tablosundan
Folklor: Özellikle çingene nüfusun çok uzun yıllardır burada yerleşik olması, Flamenko müziğinin Granada’nın folkloru açısından önemli yer tutmasına sebep olmuş. Festivallere gelinecek olursa, dini tatil amaçlı suistimal etmekte hiç bir beis görmeyen Granadalılar neredeyse her aziz için bir bayram, şenlik uydurmuşlar. Ku Klux Klan kıyafetlilerin geçit töreni yaptığı, genelde Nisan ayı ortasında olan Semana Santa (Paskalya), genelde Haziran başı olan ve boğa güreşlerinin önemli bir parçasını oluşturduğu Corpus Christi festivali en önemli iki festivalidir.

bir El nino de las pinturas grafitisi, yazısı için  buraya

Semana Santa (Paskalya Bayramı)
Corpus festivalinde flamenko kıyafetleriyle anne ve kızı.

Yeme-içme: Daha evvel bir tapas adetleri yazısında belirtmiştim (buradan ulaşabilirsiniz), beleş tapası tüm İspanya’da meşhurdur. Turistik restoranlar haricinde yemesi içmesi ucuz ve güzeldir. Bol bulunduğundan ne var ne yok herşeylerine zeytinyağı sürerler.

tapas
Görülecek yerler: Granada’da tarihi ve kültürel öneme sahip belli başlı yapıları ya da mahalleleri üç başlık altında anlatacağım. Birincisi müslüman ve çingene mahalleleri Albayzin ve Sacromonte, ikincisi merkez katedral bölgesi, ve üçüncüsü de Elhamra sarayı.

Medrese (üniversite)'nin salonu
Çevresi: Granada iyi ama çevresi kötü diyemeyeceğim, çevresi de iyidir. Bir kere Alpujarras denilen dağlık alanda bir çok köy bulunmaktadır. Ciğerlere temiz hava çekmek için idealdir. Aynı gün içinde Sierra Nevada’da kayak yapıp, daha sonra sahil kasabalarının birinde denize girebilirsiniz. Bunların dışında Granada’ya uğramışken, vakit ve nakit yetiyorsa özellikle Cordoba ve Sevilla da ziyaret edilmelidir.


 Kabasını anlattık, bundan sonra Allah ne verdiyse artık detaylara gireceğim. Granada'yı görmek, ziyaret etmek isteyene altın bir rehber sunacağım. Şimdilik hoşçakalın.

Prof. Dr. H. Ünal Nalbantoğlu'nun Anısına

2011'in 19 Ocak günü kıymetli hocam Hasan Ünal Nalbantoğlu vefat etti. Kafa yapımda, hâl ve hareketlerimde önemli bir iz bırakmış bu değerli insan hakkında bir kısmı zamanında heyecan, şimdi ise hüzün verici; bir kısmı hayat dersi çıkarıcı, bazısı ise itlik dolu birkaç anımı burada paylaşmak isterim.


2004 senesinin bahar dönemiydi. Okulu o dönem bitirecektim. Kafamda master yapma planları da olduğundan yavaş yavaş ilgimi çekecek konular üzerine odaklanayım istiyordum. 'Cultures of Modernity' dersi ismi itibariyle cazip gelmişti. Kesin iyidir, ama nasıl iyidir, hocası kimdir hiçbir fikrim yok. Derse dinleyici olarak katılacaktım. Sınıfa gittim, dersi alan diğer öğrenciler gibi oturdum. Baktım herkes yeterince malumatfuruş görünümlü, o gerginlik içerisinde doğru sınıfta olduğumu böylece bir kez daha teyit ettim ve hocayı beklemeye başladım. İçeri uzun boylu, yapılı bir adam girdi. Şöyle bir tepeden tırnağa süzüverdim. Dost başa, düşman ayağa bakarmış derler, ama bunun onunla bir alakası yok, ayakkabıları daha çok ilgimi çekmişti. Oradan başlayayım anlatmaya. 

Ayağında lacivert yarım boğazlı puma ayakkabılar vardı. Üzerine deriden siyah bir pantolon çekmiş, bıyıklı, üstüne üstlük küpeli, -ha bir de nedenini burada açıklayamayacağım- arkadaş arasında lıp lıp sakalı dediğimiz, dudak altında ufak bir sakalı vardı. Sırtında kamuflaj ceket ve şapkası. Tekrar baştan aşağıya tipine bir baktım. Kim bu dedim, çılgının teki mi, zibidi mi, olayı nedir? Ben bunları düşünürken Ünal hoca anlatmaya başlamıştı bile. Düzenli ve disiplinli olmamızı, her şeyi zamanında yapmamızı ve düzgün bir iş ortaya çıkarmak için hakikaten emek harcamamız gerektiğini söylüyordu bize. Kısacası götten ter akacak diyordu Ünal Hoca. Ben de önyargıyla dinlemeye devam ediyordum. Ancak dinledikçe beni içine doğru, bize açtığı dünyalara doğru çekti. Ünal Hoca'yı dinlemeye başlayış o başlayış. Hiç mübalağaya kaçmadan söyleyeyim, dersinden çıktığım zamanlarda kafada bin tane fikir nereden nereye gittiğimin dahi farkında olmazdım. Beni daha hiçbir şey böyle allak bullak etmedi. Ardından yüksek lisansa başladım derken hocanın bütün derslerini aldım. Her birine ikinci kez, imkanım olduklarına ise üçüncü kez dinleyici olarak katıldım. Kısmetime, yüksek lisansı tezime de danışmanlık yaptı. 
*

Uykusuz geçen iki günden sonra proje teslimi kutlaması 

Ünal Hoca bana üniversite okumanın ne demek olduğunu hissettiren yegane hocadır. Birçok değerli hoca vardır, çok bilir, iyi öğretir, düzgün insandır vs. Ünal Hoca'yı tarif edecek olsam, saydıklarımın hepsi bir yana, iyi merak ettirir derdim. Tabii ki Ünal Hoca çok şey bilirdi, hatta onunla aşık atabilecek kaç entelektüel çıkar Türkiye’de bilinmez ama durum böyle olmasına rağmen Ünal Hoca, öğrencilerinden çok şey öğrendiğini söylemekten çekinmezdi. Bunu içtenlikle söylediğine inanıyorum çünkü gereksiz ve yersiz tevazudan hiç hazzetmezdi. Ama onu esas farklı kılan, insanın yüreğine dokunabilmesi ve herhangi bir konuda karşısındaki insanda merak uyandırabilme yetkinliğiydi. Ünal Hoca'nın makalelerine aşina olanlar bilirler. Bazen dipnotlar sayfada yazının kendisinden daha fazla yer tutardı. Bir Ünal Nalbantoğlu makalesi okumak benim için cümlelerini okuyup geçmekten ziyade dönerek tekrar tekrar okumak, dipnotlarda verilen kaynaklara ulaşmak, o kaynaklardan kim bilir nerelere doğru yol almak demekti. Sonra bakmışım ki saatler geçmiş ve ben hâlâ kütüphanedeyim, nereden yola çıktığımı bile unutmuşum.
*
Bir bahar dönemi üç arkadaş bir olduk, Ünal Hoca'ya okuma grubu kuralım önerisinde bulunduk. Seve seve kabul etti. Martin Heidegger’in "Identität und Differenz"ini okuyacağız. Önümüzde Almanca orijinal metin, İngilizce ve Türkçe çevirileri de yanında. Haftanın bir günü öğleden sonra havanın durumuna göre, Mimarlık kantininde, İdari'nin bahçesinde bir yerlere oturuyoruz, önümüzdeki üç dilli metni, cümle cümle, kelime kelime didik didik ediyoruz. Tartışmalar soya sopa uzanıyor ama küfür değil, etimoloji çerçevesinde. Okuma yapacağımız günler önce hocanın odasında buluşur, sonra da uygun bir yere otururduk. Öyle bir gün hocanın odasına doğru giderken tam Beşeri ve Mimarlık'ın arasında haylaz arkadaşlarıma denk geldim. Kaş göz ve el kol hareketleriyle Mimarlık'ın arkasına gideceklerini ve gelmem gerektiğini çok net biçimde anlattılar. Ben de iç geçirerek okuma grubumuzun olduğunu söyledim ve bu cömert daveti geri çevirmek zorunda kaldım. 


Mimarlık arkası

O hâlde Ünal Hoca'nın odasına gittim. Ünal Hoca da o gün havanın güzel olduğunu, okumayı dışarıda bir yerde yapabileceğimizi söyleyip, "Çocuklar Mimarlık'ın arkasında bir masa vardı, duruyor mu acaba?" diye sormasın mı? Bir an orada haylaz arkadaşlarımla karşılaşma anı gözlerimin önüne gelince, "Yok hocam durmuyor o masa, en son yıkık hâldeydi," diye cevap verdim de hoca ikna oldu. Hakikaten de o masa yıkık haldeydi. Biz okuma grubu yapalım derken az kalsın arkadaşlarımı "Okuyom ben!" durumunda bırakacak şekilde basıverecektik. Yıllar sonra bir nostalji yapalım diye Mimarlık arkasına gittiğimizde oradaki masanın yerli yerinde olduğunu gördüm.
*
Ünal Hoca, kendisine kanser teşhisi konulduğunda tezime danışmanlık yapıyordu. Bir de tezle alakalı Tübitak projemiz vardı. Evde kalıp dinlenmesi gerekti, kapısında Kenny çıkartması olan üniversitedeki odasını da bana tahsis etti. 


Böylece hem ben projeyle ilgili çalışacak bir oda sahibi olacak, hem de Ünal Hoca kendi odasından bir kitaba, makaleye ihtiyacı olduğunda telefonla bana istediği şeyin hangi rafta, hangi dosyanın içerisinde olduğunu tarif edebilecek, ben de o istediklerini kendisine getirebilecektim. Odada çalıştığım zamanlar, Ünal Hoca'nın kitaplarını, makalelerini incelerdim. Ufacık odası kitaplarla, çok sevdiği baykuş heykelcikleri ve pipolarla doluydu. 


O odada çalışma fırsatına sahip olmaktan hep gurur duydum. Kızı Esin Nalbantoğlu’nun affına sığınarak yazıyorum. Bir gün Ünal Hoca telefonda çekmecesinden bir zarfı bulmamı istedi. Zarfını buldum ama zarfın yanında aile albümünü de gördüm. Merakla Ünal Hoca'nın aile fotoğraflarına, sırım gibi delikanlı olduğu zamanlardan kalma stüdyoda çekilmiş fotoğraflarına baktım. Kendisini yaklaşık altmış yaşındayken tanıdığım bu adamın gençlik hâliyle ilk kez karşılaşıyordum. Bende bir anı kalmasını istedim. Albümdeki fotoğraflardan birkaçının fotoğrafını çektim. Arada sırada bakar, kendisini minnetle anarım. 
*

Artık Ünal Hoca evde kalıyor, haftanın bir günü dersini veriyor ve arada sırada doktor kontrollerine gidiyordu. Sonraları hastanede kaldığı da oldu. Tezimi bitirdikten sonra ne zaman Ankara’ya gelsem Ünal Hoca’yı ziyaret ederdim. Ürgüp'ün meşhur sütte kavrulmuş kabak çekirdeğini severdi, ondan getirirdim. Her zaman tüm inceliğiyle bana filtre kahve yapar, oturur, hâlimi hatrımı sorardı. Böylesine dolu dolu bir insanın saygısını görmek beni ziyadesiyle gururlandırırdı. Ağrısından sıkıntısından çok, başında bir sürü iş olduğundan, bitirmesi ya da tekrar düzenlemesi gereken makalelerden bahsederdi. 2010 yazında tekrar Kavaklıdere Şili Meydanı'ndaki evine ziyarete gittim. Bu sefer boğazları şişmiş ve çok zayıflamıştı. Sesi hırıltılı çıkıyordu. O tüm heybetiyle bildiğim tanıdığım Ünal Hoca gitmiş, sanki yerine başka birisi gelmişti. İçimde Ünal Hoca'yı maalesef son kez gördüğüme dair kötü bir his vardı. Ara sıra düşündüğüm ama hiç dile getiremediğim bazı şeyleri söylemeye karar verdim. Kendisine ufkumu genişlettiği, kafamı açtığı için teşekkür ettim. Maalesef adı sanı büyük başka okullara gitsem de artık bende hiçbir şeyin kendisinin derslerinde olduğu kadar merak uyandırmadığını da ekledim. 

Sonrasında ise 19 Ocak günü vefat ettiği haberini aldım. Memleketi Çankırı'da köy mezarlığına gömülmüş. Bu dünyadan jilet gibi bir delikanlı geçti. Toprağın bol olsun hocam. 


Lorca'nın izinde Granada


Federico Garcia Lorca
Bu sefer konsept değişikliği yapayım, tarihi mekanları ya da nerede ne yenir muhabbetini bir kenara bırakıp tiyatro, şiir veya solculuktan en az birini sevenlerin gönlünü çelebilecek tarzda bir yazıyla karşınıza çıkayım. ‘Lorka lorka lorka lorka, Garsiiiya Loooorka/ Gönlüm eğlenmek istiyor, hanım oy Loooorka‘ türküsü eşliğinde sizlere bir Granada şehir turu yaptırayım. Böylece hem İspanya’nın en büyük şairlerinden, Cervantes’ten sonra eserleri başka bir dile en çok çevrilen İspanyol yazar olan Granada’nın çocuğu Federico Garcia Lorca’yı biraz anlatayım, hem de bu adam nerelerde yemiş, içmiş, yatmış, kalkmış onlardan kısaca bahsedeyim.
Uluslararası Nasreddin Hoca Karikatür Festivali'nde Andres Vazquez de Sola'nın Lorca'lı ödül kazanan karikatürü, 1972
Lorca ailesi, 1912
Federico Garcia Lorca, 1898 yılında kodaman bir ailenin çocuğu olarak Granada’nın Fuente Vaqueros köyünde doğuyor. Küçük Fede daha sonra, ailesiyle birlikte 1909 yılında Granada’ya taşınıyor. Granada, Madrid, New York ve Buenos Aires maceralarından sonra, İspanya’da iç savaşın başlamasından üç gün önce Granada’ya geri dönüyor. Ama dönmez olsa daha iyi, zira Granada’ya döndükten sonra 1936 yılının bir Ağustos günü faşist Franco’nun güçlerince tutuklanarak Viznar ve Alfacar köyleri arasında bir tarafa götürülüp kurşuna diziliyor. Cesedi hala bulunabilmiş değil. Öldürülmesinin ardından Lorca’nın eserleri de önce Plaza del Carmen'de yakılıyor sonra İspanya’da 1953'e dek yasaklanıyor.
Plaza del Carmen. Meydanda kitap yakmak Granada'nın geleneğinde var, Lorca da nasibini almış

Lorca ailesinin Granada’da yaşadıkları evin binası yıkılmış, Acera del Darro 60 numarada bulunan binada Lorca’ya dair hiçbir iz yok. Zaten, diktatör Franco’nun ölümünün üzerinden neredeyse 40 yıl geçmesine rağmen, Franco döneminden kalma baskı ve korku tamamıyla geçmiş değil. Granada’da Lorca adına bir ize rastlamak hakikaten zor. Sadece Lorca’nın ailesinin yazları geçirdiği San Vicente bağı ve arazisi şimdi Lorca parkı olarak adlandırılmış o kadar. Bir de yeni açılan Federico Garcia Lorca Kültür Merkezi var. Uzun yıllardır Granada’yı yöneten sağcı partinin biraz Lorca alerjisi var.
San Vicente bağ evi
Lorca ailesi bağevlerinde
Lorca parkı, şimdinin şehir merkezine yürüme 15 dakika mesafesinde. Ama o zamanlar şehrin dışında kalan San Vicento bağında, Lorca yazları geçirip şiir ve tiyatro eserlerini yazıyor, İspanyol müziğinin babalarından Manuel Falla’dan piyano dersleri alıyor. Bağ evi şu anda müzeye dönüştürülmüş durumda. Park ise gözlemlediğim kadarıyla Granada’nın sıcağından bunalanlar için biraz ferahlama, ergenliğe yeni geçmiş olanlar içinse yiyişme imkanı sunuyor.

Lorca’nın ve Granada’nın diğer entelektüel takımından kim varsa artık, onların gözde mekanı ise Fuente de las Batallas’ın yanında bulunan eski adı Alameda, şimdiki adı ise Chikito olan bar restoran. Zamanında, gündüzleri Cervantes Tiyatrosu oyuncularının, boğa güreşçilerinin ve sanatçıların buluştuğu bu mekanda, akşamları ise kendilerine El Rinconcillo adını veren Granada’nın yazar çizer ahalisi toplanırmış. Lorca da on dört yıl boyunca buranın gediklilerinden olmuş.


Bir diğer buluşma mekanı ise Elhamra sarayına yakın, şimdi Angel Barrios Müzesi olan Polinario Tavernası. Gitarist Angel Barrios’un babasıyla birlikte şarap sunup, flamenkocuları çağırıp çalıp söyledikleri yıkık bir Arap hamamında Lorca birçok flamenkocuyla tanışmış. Daha sonrasında ise flamenkonun atası cante jondo unutulmasın diye Elhamra Sarayı’ndaki Patio de los Aljibes'de büyük bir yarışma tertipleyerek birçok müzisyeni bir araya getirmiş.  
Antonio Lopez Sancho'ya ait 1922'de düzenlenen Cante Jondo yarışmasını gösteren bir karikatür. Lorca da izleyiciler arasında
Yaramaz Federico da nereye kayboldu deseniz, onu genellikle yaşadıkları evin çevresinde, şimdinin alış veriş caddesi Calle Mesones civarında bulurdunuz. Şimdi Burger King olan eskinin Café Suizo‘su mesela Lorca’nın mahallede sıklıkla takıldığı bir cafeymiş. Üniversite zamanlarında alışveriş yaptığı kitapçı dükkanı, ilk kitaplarını bastırdığı matbaa ve ailesinin yakını olan Galvez Eczanesi de Calle Mesones üzerinde bulunuyor.
Calle Mesones'teki Galvez Eczanesi
Üniversiteyi güç bela bitirip başka bir alanda yıldızlaşma geleneğinin temsilcilerinden Lorca, önce beşeri bilimler okuyup sonra şansını hukukta deneyerek zar zor mezun olduğu dönemlerde çoktan şiirler ve tiyatro oyunları yazıyor bile. Lorca'nın yazdığı oyunlardan biri de Granada folklorunda yer etmiş, özgürlük için krala karşı çıkan Mariana Pineda ile ilgili. Lorca, Mariana Pineda oyununu şu an aynı isimli meydanın yanında bulunan Cervantes Tiyatrosu'nda sahnelemiş.

Mariana Pineda heykeli ve meydanı

Çingenelerle içli dışlı olan Lorca’nın, çok sevdiği, uğruna Çingene Baladları’nı yazdığı beyaz badana evleri ve dar sokaklarıyla Albayzin ve Sacromonte mahalleleri de o günkü gibi duruyor neredeyse. 
Beyaz badanalı Albayzin sokakları. San Bartolomeo meydanı. 
Bonus gelsin: Daha evvel Lorca’nın hayatı hakkında yazılmış çok güzel bir çizgi roman çevirmiştim. İlgilenenler onunla ilgili yazıya şu linkten bakabilirler. Lorca çizgi romanı en alttaki madde!

Santa Ana Meydanı'ndaki Lorca heykeli, Madrid

Elias Petropoulos'un Rebetiko kitabı üzerine

Yaklaşık bir on yıl kadar önce ilgim ve sevgim dolayısıyla Elias Petropoulos'un ufak rebetiko kitabını çevirmiştim. Maddi bir beklentimin olmadığını belirtmeme rağmen, hangi yayıneviyle konuşsam, önce abartılı bir ilgi, sonrasında ise maillere cevap vermeme gibi enteresan bir davranış gördüm. Ben de madem öyle, rest çekip çeviriyi blog üzerinden tefrika halinde yayınlamaya karar verdim. O önce 'harika, muhteşem' diye gaz verip, sonra sallamayanlar telif melif diye gak guk etmeye kalkarsa da korkum yok. Zaten Petropoulos vefat etti, eşinin de bir ayağı çukurda. Kitabın ingilizceye çevirmeni Ed Emery yakın dostumdur, bir şey olursa benden yana tavır alır. Sıkıntı yok, içim rahat.
Elias Petropoulos (1928-2003)
Kitabın türkçeye çevirisine dair bir önsöz yazmıştım, önce onu yayınlayayım. Sonra da bölüm bölüm kitabı tefrika edeceğim. Şöyle geriye dönüp baktığımda, önceden daha ciddi, akademikimsi yazıyormuşum onu fark ettim, şimdi iyice lakayıt ve berduş olduk. 

Türkçe çeviriye önsöz

Rebetiko esasında hiç yabancısı olmadığımız, diğer yandan ise Bülent Aksoy’un 'Music that fell into oblivion' (2005) isimli seminerinde belirttiği üzere unutulmaya yüz tutmuş Anadolu kökenli bir müzik türü ve aynı zamanda kendine özgü kurallarıyla birlikte bir yaşam biçimi. Ancak burada ne müziğin kökeninden ne de kültürel boyutlarından söz edeceğim. Bu görevi kitabın ingilizceye çevirmeni Ed Emery ve yazarı Elias Petropoulos çok daha güzel bir biçimde zaten ifade ettiler.
Rebetika Şarkıları kitabının kapağı
***
Atina'da doğup, Selanik'te büyüyen Petropoulos, anarşistliği ve din ve milliyetçilik karşıtı yazıları yüzünden hapis yatıp, sonrasında Paris'e yerleşmek zorunda kalmış. Petropoulos’un bibliyografyasına bakıldığında onun ne kadar çeşitli konular üzerine yazdığı ve gündelik hayatın detayları üzerine nasıl durmadan bir şeyler ürettiği kolaylıkla anlaşılabilir. Dünyada ilk kez yayınlanan eşcinsel argosundan, Karagöz ve yeraltı dünyasına, Yunanistan’daki mezarlara, kuş kafeslerine, türk kahvesine, balkonlara kadar ve daha bir çok konuda yazdı Petropoulos. Ve tabi, şu ana kadar rebetiko üzerine yazılmış en geniş kapsamlı kitabın da yazarı kendisi. Ömrünün büyük kısmını yeraltı dünyasının inceliklerini anlamaya adamış Petropoulos, vasiyeti gereği yakılarak, külleri bir kanalizasyona döküldü. Böylece de içinde güzeli, çirkini, iyisi, kötüsüyle her şeyi barındıran lağıma ya da yeraltı dünyasına hakiki anlamda karışmış oldu.
Eşi, Elias Petropoulos'un küllerini lağıma döküyor, (1:09'dan sonra)

Petropoulos’un yalnızca Yunanistan’da Türk Kahvesi kitabı Herkül Milas sayesinde dilimize çevrildi. Orada ve bu kitapta da açıkça görüldüğü üzere Petropoulos’un amacı her şeyin kökeninde Yunanlılık arayan akademisyenlerin, milliyetçilerin ve din adamlarının façasını, onlara inananların ise ezberini bozmaktı. Hatta Yunanistan’da Türk Kahvesi kitabının amacının açıkça kahve ve kahvehaneleri anlatmak değil, Yunanlıların ırkçılığına karşı çıkmak olduğunu belirtiyordu (1995: 85). Zaten daha kitabın giriş cümlesinden birilerini kızdırmak istediği apaçık bellidir. Şöyle başlıyor kitabına Petropoulos: “Çağdaş Yunanlılar’ın babaları sayılması gereken Türkler’in bize miras bıraktıkları bir çok iyi ve kötü şeylerin arasında kahve de yer alır; ünlü Türk kahvesi. (1995:11)”

Petropoulos’un itirazları kahveyle sınırlı kalmıyordu. Örneğin bir kitabında, bir Türk gemisini batıran, sonradan milli kahraman ilan edilen kaptan Voçis’in esasında, Yunan değil, Yunanlılar’ın aşağı gördükleri bir Arnavut olduğunu belgeleriyle açıklıyordu. Tabi burada, merhum Hrant Dink’in, Sabiha Gökçen’in bir Ermeni kızı olduğunu yazdıktan sonra kendisine gelen tepkileri hatırlayıp üzülmemek elde değil.
***
Sözü fazla uzatmadan, çeviri konusunda bir kaç hatırlatma yapıp sıramı savacağım. Yukarıda da bahsettiğim üzere, çeviri ne yazık ki orjinal Yunanca’dan değil İngilizce’den yapıldı. Ancak hem Türkçe’de Gail Holst’un ‘Rembetika’ kitabının dışında rebetiko üzerine yayınlanmış başka bir kitap bulunmamasından ve hem de bir daha ne zaman rebetiko üzerine yeni bir kitap yayınlanacağı belli olmadığından çeviri üzerine hassasiyet göstermeye dikkat ettim. Gerekli gördüğüm yerlerde Ed Emery’nin yardımına başvurdum. Bunun yanı sıra “·” ile belirtilen dipnotlarda okuyucu için daha bilgilendirici olmaya çalıştım.

Nikos Mathesis'e ait Petropoulos çizimi, 1974
Toprağı bol olsun, sevgili hocam H. Ünal Nalbantoğlu (hakkındaki yazı için buraya), çevirinin hem zorunlu bir ihanet hem de dostluk kurmak olduğunu söylerdi. Sorumlulukla yürütülen bir edebiyat çevirisinin bilişsel değerlere sahip olmasının yanı sıra ahlaki değer yüklü bir adabının olduğuna inanırdı. Bunu değerlendirmek de öncelikle siz okuyucunun görevidir. Bol keyifli okumalar.

1. bölümün linki burada

Not: Petropoulos hakkındaki harika belgeseli buradan izleyebilirsiniz.