izmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
izmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2020 Cuma

Sevgililer Günü Özel: Midillili Aziz Valentin

Aziz Valentin'in kemiklerinin bulunduğu Midilli'deki Katolik Aya Theoktisti Kilisesi
Gündeme bir tarafından tutunabilmek amacıyla, günün anlam ve önemine uygun şekilde, başta kalp şeklinde pofuduk yastık ve kırmızı renkli don olmak üzere tüm 14 Şubat endüstrisinin sebebi olmuş, ancak ve maalesef ekmeğini yiyememiş Aziz Valentin’in Midilli ile olan ilişkisinden bahsedeyim. Birçok mültecinin kaderine benzer şekilde, onun da dirisi olmasa da ölüsü Midilli’de kendine yer bulmuş. Aziz Valentin’in kemiklerinin Midilli’deki tek katolik kilisede bulunduğu kabul ediliyor, onun hikayesini kısaca anlatacağım.

İzmir Başpsikoposu Domenico Raffaelle Francesco Marengo
270 yılında Valentin’in kellesi dini usüllere uygun şekilde kesiliyor ve kendisine Aziz Priscilla’nın mezarının yanında yer açıyorlar. 496 yılında ise, yani iş işten geçtikten bir hayli süre sonra, Papa Gelasius kendisini kutsuyor  ve sonrasında Roma katolik kilisesi tarafından onurlandırılıyor. Ebedi istirahatgahında dahi adamcağız huzuru bulamıyor ve 1815 yılına gelindiğinde  Papa VII. Pius, Longarini di S. Costanzo isimli bir asil İtalyan papaza zamanın ruhuna uygun şekilde, eti toprağın kemiği senin diyerek Aziz Valentin’in kemiklerini hediye ediyor. Kemikler daha sonra, bir şekilde 1907 yılında Midilli’de ortaya çıkıyor. Papazın müridlerinden biri olması olası Lucia Thefanopoulo-Bongiglio vasıtasıyla kemiklerin Midilli’ye ulaştığı iddia ediliyor. Bunun üzerine, Midilli katolik kilisesinin bağlı olduğu İzmir’in Başpsikopos’u Francesco Marengo durumu yerinde incelemek üzere Midilli’ye geliyor ve yaptığı otopsi sonrasında kemiklerin Aziz Valentin’e ait olduğu hakkında son noktayı koyuyor. Kemikler, böylelikle kilisedeki ana sunağın altına konuyor. Ömrü vaktinde bu kadar gezmemiş Aziz Valentin’in kemikleri 1990 yılında Atina’daki italyan cemaatine ait Katolik Aziz Francis kilisesine nakledildikten sonra, 2014 yılında tekrar Midilli’ye iade ediliyor.

Başpsikopos Marengo'nun otopsi tutanağı
O dönemde Ortodoks hristiyanların ve müslümanların olduğu Midilli’de Katolik cemaatinin olmasının hikayesi de ayrıyeten ilginç bir hikaye. Midilli’deki katolik cemaatinin varlığı ta 14.yy’a dayanıyor. Bizans imparatoru II.Paleologos, zamanın Konstantinopolis’i yani İstanbul’un, haçlı ordularınca istilası sırasında şehrin savunmasında desteklerini esirgemeyen Cenevizlilerin ileri gelenlerinden Gattelusi ailesine, çerez verir gibi Midilli adasını çeyiz olarak veriyor. Midilli’deki Cenevizli hakimiyeti, yüz yıldan biraz fazla, 1462 yılında II. Mehmet (Fatih)’in Midilli’yi fethine dek sürüyor. O zamandan bu yana adada katolik cemaati bulunuyor. Bir de özellikle 18. ve 19. yy’larda tüccar ve denizcilerin İtalyanı, Maltalısı, İspanyolu, Fransızı Midilli’yi mesken tutuyor.  

20.yy başında Midilli'nin Katolik cemaati
En başta söylemem gerekeni, en son söyleyeyim. İşin aslı, Aziz Valentin’in kemikleri tekrardan bulunduğunda, yüzlerce ufak parçaya bölünüp birçok kişi ve kiliseye satılıyor. Aziz kemiği lobisinin ne amaçla bu işi yaptığından daha evvel Granada’nın Sacromonte mahallesini anlatırken bahsetmiştim. Yani, bir kilisenin önemi ve ona bağlı olarak edindiği bağışlar, sahip olduğu aziz kemikleri ile doğrudan alakalı. Lafın kısası, ne kadar kemik, o kadar para. Bu sebeple, İrlanda’nın Dublin’inde,İskoçya’nın Glasgow’unda, İngiltere’nin Birmingham’ında, Avusturya’nın Viyana’sında, Polonya’nın Chelmo’sunda, Fransa’nın Roquemaure’ında, Prag’da ve Maltadaki kiliselerde de Aziz Valentin’in kemikleri olduğu iddia ediliyor.
Neyse, olan var olmayan var, o yüzden herkesin değil, bir kısmınızın sevgililer gününü kutlayayım.

25 Aralık 2019 Çarşamba

Elias Petropoulos - Rebetika: Yunan Yeraltı Dünyası Şarkıları Bölüm 1

“Rebetika Şarkıları”[1] isimli büyük kitabımı 25 sene önce yazmıştım. Şu günlerde ise elinizdeki küçük hacimli kitabı yazdım. Aslında başlığını Rebetoloji[2] koymuştum ve söylemeye gerek dahi yok, başlık ironikti. Rebetoloji varolmayan bir konuydu ve hiçbir üniversitede okutulmuyordu. Rebetiko şarkısının önceki ve şimdiki haliyle nasıl bir şey  olduğunu yabancılara anlatamıyordum. Dahası, Yunan arkadaşlarıma bile anlatabilmekte zorluk çekiyordum. Ne yazık ki rebetler artık yoklar. Rebetiko şarkıları bugünlerde itibar edilen mumyalardan daha fazla bir şey ifade etmiyor. Ve eklemeliyim ki, ölüseviciliği (nekrofili) rebetikayı anlamaya yardımcı olmuyor.


Yunanistan’ın herhangi bir yerinde bir kolejin ya da vakfın kurulacağını, bütün rebetiko şarkılarının bir araya getirileceği bir külliyatın oluşturulacağını ve bu sayede araştırma yapmak isteyenlerin işinin kolaylaşacağını hayal ederdim. Yıllar geçtikçe, bu aşırı iyimserliğimden dolayı çok fazla acı çektim. “Rebetiko”,Yunanistan’da yıllarca yasak kelimeydi. Sırf başlığı yüzünden Rebetiko Şarkıları kitabımı bastırabilmek neredeyse mümkün değildi. 1970’lerde rebetlerden ve rebetikadan bahsedebilmek kabul edilebilir bir şey değildi. Benim açımdan, verdiğim karardan şaşmamak ve kitabımı bastırabilmenin değeri beş aylık bir hapishane hayatı ve görkemli bir boşanmaydı. Bu sayede, hapishane ve boşanma bana özgürlüğümü verdiler.

Stavrakas
İlk önce rebetlerden bahsetmeden, rebetiko şarkıları hakkında konuşamazsınız. Rebetis (çoğulu rebetes) kelimesinin bir çok eşanlamı vardır.[3] Rebetlerin tasvirleri, çoğunlukla geçen yüzyıldan olmakla birlikte, bir çok modern Yunan edebiyatında karşımıza çıkar. 1900 civarlarında, rebet figürü Yunan gölge tiyatrosunda da görünmeye başladı. Rebetin doğasının etrafında salim değerlendirmelere izin vermeyecek ölçüde rezil bir mitoloji yaratılmaya çalışıldı. Sabit bir rebet tipi yoktur. Yeraltı Dünyası ve Karagöz[4] isimli makalemde, her çağın kendine özgü bir rebet tipi olduğunu ve rebetleri farklı farklı sınıflandırdığını göstermeye çalıştım. Bir tarafta yeraltı dünyası var, diğer tarafta ise rebetler. Hiç bir şekilde yeraltı dünyası ile, rebetlerin dünyası bir ve aynı şey değildir. Birbiriyle içi içe ancak tamamiyle üst üste olmayan iki çember gibi düşünülebilir.


(Deli) Nikos Mathesis ortada bıyıklı, meşhur cool köpeği ve eşraf
Benim tercihim, “Bir hırsız, rebet olabilir ya da olmayabilir;  bir rebet, hırsız olabilir ya da olmayabilir” formülüdür. Çünkü göstermek istediğim, hırsız olmanın bir yetenek işi olduğu, rebet olmanın ise nitelik gerektirdiğidir. Bu nitelik, rebetin dünyaya karşı kendine has duruşundan ileri gelmektedir. Rebetlerde toplumsal olarak yıkıcı olan, davranış tarzlarıydı. Nihayetinde, rebetlerin iddiası farklı olabilme hakkıydı. Ne var ki, hırsız gereklilikten dolayı marjinalleşirken, rebetin kendisi marjinal olmayı seçiyordu.

kabadayı modeli 
Rebetler ve yeraltı dünyası arasındaki hiyerarşik sınıflandırmalarda önemli farklar vardı. Bir çok farklı rebet, yatay olarak sınıflandırılabilir, ancak başka (dikey) bir sınıflandırma da her bir rebetin kişisel otoritesi tarafından sağlanır. Fransızca mec sözcüğü tam karşılamasa da  rebeti ima eder. Fransızca caïd (patron, şef) çeribaşı[5] (τσιρίμρασης) karakterinin zayıf bir karşılığıdır. Rebetleri sadece lümpenproleterya olarak gören bakış açısı kuramsal bir saçmalıktır. Rebetler, Orta Avrupa’nın yeraltı dünyası, Paris ve Marsilya milieu’sü ya da Mafya veya Camorra ile aynı çerçeveden bakılarak değerlendirilemez. Rebetlerin kökleri istanbul’un meşhur kabadayılarına[6] (καπανταήδες) dayanır. Kabadayılar, devlet gücüne karşı bir güç olarak ortaya çıktılar. Tütün ve silah kaçakçılığı yaparak, esrar içerek ve iskambil oynayarak yaşarlardı. Limanı kontrol ederlerdi ve boş vakitlerini kahvehanelerde, pastanelerde  ve genelevlerde geçirirlerdi. Günümüzün Türk sosyologları ise onlara hiç ilgi göstermiyorlar. Yunanistan’da, biz de kabadayıların tarihi ve kökleri konusundaki önemli bilgilerin yokluğunu çekmekteyiz. Ve Avrupalılar için genel olarak, sadece Osmanlı medeniyetinin büyüklüğü konusundaki halis cehaletlerinin yasını tutabiliriz.

rebet tarzı
Yeraltı dünyasının sakinleri kanunların dışında yaşıyor gibiydiler. Rebet ise, kanunlara tahammül ediyor gibi görünüyordu. İstanbul kabadayılarının durumuları gibi, onlar da kişisel özgürlüklerini korumaya dikkat ediyorlardı. Rebet burjuva tarzından nefret eder ve nihayetinde evlenmezdi. Rebet dövüşçüydü. Rebet esrar içerdi. Rebet bıçak kullanmasını bilirdi. Rebet argo konuşurdu. Rebet livatacıydı. Rebet, haksızlığa uğrayanları korurdu. Kısaca rebet, topluma meydan okurdu.

İstanbul kabadayılarının tipi tüm Osmanlı şehirlerine yayılmıştı. Kabadayılar Türk olmak zorunda değildi. Sultanın reayasının en ehlileştirilemeyenlerinden bir Arnavut da olabilirdi. Haydutluk, ordu memurluğu, kasaplık, kavaslık[7] ve korumalık yapmak Arnavutların tekelindeydi. Bir kavasın ya da çavuşun kabadayı olması çok alışıldık bir durumdu. 1860-1900 yılları arasında Atina’nın küçük dünyasındaki bir çok rebet Arnavut asıllıydı. Osmanlı devletinin himayesi altındaki bir çok farklı milletten insanın varlığı, yeni kurulan Yunan devletine de yansıdı. Günümüzde Yunan kentleri, ne yazık ki etnik kimliklerini saklamak zorunda kalan Arnavutlarla dolu.

Arnavutlar kabadayı aleminde yer etmiş
Rebetlerle ordu arasında bitmeyen karşılıklı bir etkileşim vardı. Bunun temel açıklaması ise kıyafet ya da üniforma olgusu değil, silahtı. Yerel seviyede, jandarma iktidarı kabadayılarla paylaşmak zorundaydı. Bu paylaşılan iktidar hassas dengeler üzerindeydi. Jandarma sokaklarda devriye gezerdi ancak o çevrenin otoritesi kabadayıda ya da çeribaşındaydı. Sicilyalı bir capo gibi, tüm gün kahvede oturur ve halk ona hürmetlerini sunmaya gelirdi. Mahalli anlaşmazlıklara arabuluculuk etmeye çağrılma gibi kontrol edici bir rolü vardı ve nüfuzunu kullanarak mahallede toplumsal dengenin korunmasını sağlardı. Sıradan bir fakir adam için çeribaşı neredeyse tanrıydı, ne var ki asla bir Robin Hood figüründen daha fazlası değildi.

İtalyan işi
Ondokuzuncu yüzyıl boyunca, halk kahramanlığı hadisesi Yunanistan’da devam etmekteydi. Ancak bu kahraman figür, plili Yunan etekliği foustanella yerine, daha Avrupai bir kıyafet giymekteydi. Rebetler, şehirlerin fakir mahallelerini karakterize eden dar sokaklı labirentlerde yaşamak uğruna dağlara veda etmek zorunda kalmışlardı. Modern Yunan yeraltı dünyasının başlıca çekirdeği, 1821 ulusal devriminin büyüsü bozulmuş işsiz palikaryası (genç ve cesur) ve topraksız çiftçilerdi. Çünkü ancak 1917’de devlet toprakları (toplam alanın yüzde yetmişi) fakirlere dağıtılmaya başlandı. Halkın hoşnutsuzluğu çaresiz mahalli isyanlarla, çetelerin yeniden dirilmesi ve rebetlerin sahneye çıkışıyla dışa vuruluyordu.

Foustanellasıyla, yani fistanıyla bir yunan
Yunan vatanının yavaşça perişanlığa ve sefalete düşüşü kabaca 1830-1880 arasındaki yarım yüzyılı kapsamaktaydı. Atina, 1833’te bugün bildiğimiz şekilde Yunanistan’ın başkenti olarak kabul edildi. 1850’de Atina’da giyim tarzlarında bir kargaşa hakimdi: İnsanların yarısı foustanella giyiyordu, diğer yarısı da ceket ve pantolondan ibaret daha sıkı elbiseler giyiyordu. 1880 civarlarında ise Avrupai giyim ölçü oldu. Haydutluk, foustanella ile birlikte azaldı. Sonra, ceket ve pantolon giyen rebetler sahne aldılar. O dönemlerde Atina’da hem aristokratik hem de daha alt kesimlerin yerleşimleri vardı. Rebetler meydanların ardındaki yerlere, yerel kahvehane ve tavernalara  sık sık giderlerdi. Rebetler, polis ve proleteryadan daha önceleri de vardı.

2. bölümün linki burada



[1] Rebetika Şarkıları (Ρεμπέτικα τραγούδια) ilk basımı 1968’de yapılmıştır. Genişletilmiş basımı: Kedros, Atina, 1979.
[2] Elias Petropoulos, Rebetoloji (Ρεμπέτολογία: εικοσιτέσερις παράγροφοι μονότονης φλυαρίας), Kedros, Atina, 1990. Rebetoloji esas olarak Berlin’de çıkan Lettre International’in Almanca baskısı için yazılmış ve ilk olarak 1990’da basılmıştır.
[3] Rebetle eş anlamda kullanılan diğer sözcükler mangas ve kuçavakistir. Kuçavaki (kuçavosun küçültme eki almış halidir) easesen yüzyıl başında Atina’da ortaya çıkan mangaların 19.yy’daki öncüleridir. Tamamıyla farklıdırlar ve bu farkları, Yunan gölge-kukla tiyatrolarındaki karakterlerde açıkça ortaya çıkar. Kuçavaki figürü Stavrakas iken manga Nondas’tır (Epaminondas’ın kısaltılmış hali). Her ikisinin de kendine has deyimleri ve zerafetleri vardır. Örneğin kuçavaki sağ ayağının topuğuyla sol ayağının üst kısmına basarak durur. Manga daha sıradandır ancak onun da giysileri karakateristiktir. Gölge tiyatrosunun hiyerarşisine göre, Stavrakas’ın önceliği vardır-konuşurken Nondas sesizce bekler. 19.yy’ın ikinci yarısında, mangalar/rebetlerin yoğunlukta  yaşadığı semtler vardı. Atina’da Pazar yerinin yanındaki Psiri, Pire’de Karaiskaki ve Trouba ve Selanikte’de Vardari bu yerlere örnek olarak verilebilir. Bu semtlerde, kendilerine ait tavernaları, kahvehaneleri vardı. Kaçakçılığı, esrar piyasasını, kumar oynatılan yerleri ve keraneleri denetlerlerdi ve çalıntı eşyaların kaçakçılığı yapılırdı.
[4] Yeraltı Dünyası ve Karagöz (Υπόκοσμος καί καραγκιόζης), Grammata, Atina, 1978. Yunanistan’daki gölge tiyatrosu geleneğinin ayrıntılı ve örnekli bir çalışmasıdır.
[5] Çeribaşı konusunda, Petropoulos’un gözlemleri şöyle: “Hapishanede, çeribaşı hakimiyetini sürdürür. Kahve getirmek gibi işleri yapan uşakları vardır. Hücresinde divanı vardır (Yunan hapishanelerinde, yataktan ziyade divan vardır) ve sultana denilen genç bir aşığı olurdu. Ancak bu genç poustis değildi. Diğer bir deyişle, efemine değildi. Ağırbaşlı, erkekçe bir adamdı ancak herkes onu çeribaşının becerdiğini bilirdi. Çeribaşı, genç hapisteyken onu kollar ve gözetirdi. Bu gelenek hapishanenin dışında da devam ederdi. Örneğin, Atina’nın büyük manavlarında, şafak vaktinden sabahın dokuzuna kadar iki üç saat çalışırlardı, bu arada işler yapılır, mallar satılırdı. Emirleri yerine getirenler her zaman genç ve yakışıklı delikanlılardı, yani toptancının sultanalarıydı. Saat on gibi “sütçü” gelir, esrarı bölüştürürdü. Esrarlarını ve kahvelerini içer, uyanınca tekrar dumanlanmak üzere öğleden sonraya kadar uyurlardı. Gece yarısına doğru, -eski günlerde- örneğin, Çiçanis’i dinlemeye müzik yaptığı yere giderlerdi...sadece tek bir şarkı, en sevdikleri şarkıyı dinler, sonra giderlerdi...Bu insanlar zengin ve cömertti. Müzisyenleri tebrik etmeye yanlarına gider ve buzukisinin ses deliğine esrar koyarlardı.Bu gelenek günümüze kadar geldi. (Ed Emery’nin Elias Petropoulos’la röportajından, Paris, 1999) 
[6] Kabadayı (καπανταήδες) kelimesi Türkçe’den gelmektedir. Gemi kaptanı, sıkı dost, koruyucu ya da patron anlamlarında da kullanılır. Yunancaya gözü pek davranan, iyi adam anlamıyla geçmiştir. Palikaryayla eş anlamlı olarak da kullanılır ancak, muhitleri farklıdır. Fakat daha sonra, kabadayı geçinen sahte dayılar ortaya çıkmıştır. (Çingeneler arasında da  kullanılan bir sözcüktür) Buna yakın sözcükler kuçavaki (κοουυτσαβάάκης), palikarya (παλληκαράς), pseftopalikarya(ψευτοπαλληκαράς) dır.
[7] Türkiye’de kavas koruyıcu ya da hemen her işi görenlere denirdi. Kapıcı gibi davranır, beyin çocuklarını okula götürürdü. Bu terim aynı zamanda Athos Dağı’ndaki manastırın kapı koruyucuları için de kullanılır.

6 Kasım 2016 Pazar

Midilli’nin Geleneksel Müziği ve Dansları - 1. Bölüm

Bu sefer de Midilli’nin geleneksel müziklerini ve danslarını anlatmayı kendime iş edindim. Midilli’nin türkülerinden, danslarından, müzisyenlerinden ve çalınan enstrümanlardan bahsedeceğim bu yazı dizisinde önce bir tarihi ve kültürel arkaplanı çizelim sonra büyük resmi görürüz, gerekirse de üst aklın büyük oyununu birlikte bozarız.

Midilli adası önemli bir ticaret merkezi ve geçiş noktası olduğu için oradan buradan birçok etkiye maruz kaldığından, zengin bir geleneksel müziğe sahiptir. Ada türkülerinin yanı sıra dışarıdan gelen bir çok farklı türde müzik de ada müziğine adapte edilmiştir. Bu çeşitliliğe yol açan belli başlı sebepler ise şunlardır. 1839’daki Tanzimat ve 1856’daki Islahat fermanlarıyla azınlıklar üzerinde uygulanan eşitsizlikler hafifleyerek  Midilli’de hızlı bir toplumsal değişime, ekonomik ve kültürel gelişmeye yol açıyor. Daha sonra, 19.yy’ın ikinci yarısından itibaren ise zeytinyağı ve yan ürünü olan sabun üretimi ve ticaretindeki artışla gelen zenginlik Avrupai hayat tarzının, müzik ve dansların benimsenmesine sebep oluyor. Bir diğeri ise zamanının en kozmopolit şehri olan İzmir’e yakınlık ve İzmir'le kurulan kültürel ve ticari bağlar. Ve nihayet mübadeleyle Anadolu’dan gelen göçmenler de müziğin zenginleşmesine katkıda bulunuyorlar.
20.yy başında Midilli liman bölgesi
20.yy başında Midilli
19. yy’ın sonundan itibaren zeytinyağı ve sabun ticaretiyle zenginleşen Midillliler büyük konaklarda oturmaya, Avrupai tarzda eğlenmeye ve müzik dinlemeye başlıyorlar. 1927 yılında sadece Mitilini kasabasında  vals, tango, fokstrot gibi dansların öğretildiği 7 okul varmış. Yine 1920lerde Midilli’de piyanonun eşlik ettiği sessiz filmler gösteren bir sinema dahi varmış. Opera grupları, turne yapan müzik grupları, kulüplerde partiler, özel müzik dersleri gündelik hayatın parçası olmuş. Böylece daha çok üst sınıftakiler için öncekinden farklı bir şehirli müzikal kültür gelişiyor.


Bu avrupalılaşmaya karşılık olarak ise mübadillerin gelişi Midilli müziğine eskisinden daha fazla Anadolu etkisinin girmesine sebep oluyor. Anadolu’yla etkileşim daha önceden de var, ancak Yunanlıların Küçük Asya felaketi olarak nitelendirdikleri olayın ardından mübadeleyle gelenler orta ve alt sınıflarla daha çok kaynaşıyorlar. Bir çok türkü, ya olduğu gibi ya da hafif değişiklikler göstererek geleneksel müziğe adapte ediliyor. Mübadillerin Anadolu’dan getirdikleri şarkılar yunan alt ve orta sınıfında kendine yer buluyor. Bu bakımdan Atina’nın Pire limanı ve çevresinde yaşayan alt sınıfların bir müziği olarak ortaya çıkan Rebetiko müziğindeki İzmir etkisiyle paralellik gösterir. İzmir sayesinde türkçe, sefardice ve ermenice halk türkülerinin yanı sıra, fransızca ve italyanca operet eserleri de Midilli müziğine dahil olmuş.


Diğer yandan, geleneksel müziğin zenginliği konusunda Midilli Baharı diye adlandırılan dönemden de kısaca bahsetmek gerekir. 1922-1935 yılları arasında Stratis Myrivilis, İlias Venezis ve Dimitrios Vernaradakis gibi yazar ve akademisyenlerin öncülük ettiği bu akım, yerel kültürün önemine ve değerine dikkat çekerek, kültür öğelerinin korunması ve kaybolmaması amacını gütmüş. Sanat eleştirmeni Stratis Eleftheriades’in Midillili halk ressamı Theofilos’u keşfi ve onu tanıtması bir örnek olarak verilebilir.
Theofilos'un bir tablosu
Bu kadar tanıtıcı bilgi bir kenarda bulunsun, biraz da geleneksel müziklerden örnekler dinleyerek, anlatmaya devam edeyim. İlk olarak adanın en popüler türküsü ta ksila (odunlar) dan başlayayım. 


Tanburi Cemil Bey’in Çeçen Kızı eserinin bir adaptasyonu olan ta ksila, Midilli’de balo tarzında bir oyun havası olarak çalınır ve oynanır. Esasen, buhar gücüyle çalışan zeytinyağı fabrikasının yapımı için omuzlarda taşınan büyük kütükleri taşımada kolaylık sağlasın diye yürürken çalınan bir havaymış. Ama aynı zamanda Osman Paşa havası ya da Plomari yöresinde Kürdiko diye de bilinir.
Tanburi Cemil Bey
Bir diğer eser ise Horhor Aga olsun. 

Müzikleri Dikran Çuhacıyan’a ait ilk kez 1876’da Operahane-i Osman tarafından sahnelenen Leblebici Horhor Ağa operetinden adapte edilen Horhor Aga’da yine Midilli geleneksel müziğinde kendine yer bulmuş. Dikran Çuhacıyan’ın en sevilen operetinde anlatılan Leblebici Horhor Ağa’nın, kızını kaçtığı aşığının elinden kurtarma çabaları ve düştüğü komik ve acınası durumlar Yunan halkı tarafından da sevilmiş ve benimsenmiş. Bengliyan’ın 66 kişilik topluluğu ve Yunan Operet Topluluğu tarafından Yunanistan’da 1883 yılında defalarca gösterilmiş ve o yazın hiti olmuş. O kadar sevilmiş ki, 1884 yılında Yunanistan'da roman olarak yayınlanmış. Daha sonra birçok Balkan ülkesinde, Mısır, Romanya, Almanya ve Fransa’da sahnelenmiş. Bu sırada yollarının Midilli’den de geçtiği anlaşılıyor.


Başka bir kaydı ise Cemal Ünlü'nün hazırladığı 'Geçmişten günümüze Türk müziği' isimli derlemede bulunan 'Bir operettir yaşamak' adlı albümde bulunuyor. Ancak internette bu kaydı bulamadığımdan sadece referansını verebiliyorum.

Devamı gelecek. Bu yazı burada bitmez!