gurbet kuşu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gurbet kuşu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Nisan 2020 Perşembe

20.yy'ın başında Amerika'da Rebetiko Müziği - 1. Bölüm

20.yy’ın başında Yunanlıların Amerika’ya göçü ve Amerika’da gelişen Rebetiko müziğinden bahsedeceğim bu yazıda, Petros Tambouris’in hazırladığı dört CD ve kitapçıktan oluşan ‘To Rembetiko Tragoudi stin Ameriki: 1900-1940’ (Amerika’daki Rebetiko Şarkıları: 1900-1940)  isimli eseri esas aldım. Bundan başka özellikle Tony Klein’ın hazırladığı ‘Greek Rhapsody: Instrumental Music from Greece (1905-1956)’ isimli kayıtlar ve kitapçıktan, internetten bulduğum diğer arşiv belgelerinden, makalelerden ve fotoğraflardan yararlandım.

Üç bölüm olarak tasarladığım bu yazının ilk bölümünde 20. yy’ın başından itibaren Yunanlıların Amerika’ya göçünden, oradaki hayat mücadelelerinden ve rebetiko müziğinin bu göçmen Yunan cemaatinde nasıl kendine yer bulduğundan bahsedeceğim. İkinci ve üçüncü bölümler ise Amerika’daki rebetiko kayıtlarının örnekleri üzerinden şarkıcı ve bestecilerin hayatları hakkında olacak.  

Göçmen amca, göçmen amca. Ne var?
Gurbet acısı var mı? Var var
Zor hayat koşulları var mı? Var var
Ne duruyorsun? Ne yapayım?

Rebetiko yapsana vay vay rebetiko yapsana

Yunanlıların Küçük Asya Felaketi diye adlandırdıkları, yüzyıllardır yaşadıkları Anadolu topraklarından sürgün edilmelerinin ardından ve hatta ondan daha önce birçok Yunanlı, yanlarında müziklerini de götürerek Amerika’ya göç ettiler. Rebetiko her ne kadar İzmir ve Atina’da doğmuş ve gelişmişse de, eski ve yeni şarkıların kayıtlarının yapıldığı ve müziğin geliştiği asıl yer Amerika’dır. Rebetiko müziğinin ilk kayıtları 20.yy’ın başında çoktan Amerika’da yapılmaya başlanmıştı. Anadolu’dan Yunanistan’a sürgün giden,  hapishanelerde, esrar tekkelerinde ve özellikle Atina’nın limanı Pire’nin varoşlarında serpilen bir kent müziği olan rebetiko, bu sefer de Yunanistan’da durmakla kalmayıp, ta Amerikalara göç ediyor ve birçok şarkı ilk kez orada kaydediliyordu.
Zamanın popüler gemi taşımacılığı şirketi Patris'in bir kartpostalı
Amerika açmış, Yunanlıları bekliyor olmasa da, 20.yy’ın başından itibaren Yunanlılar için bir nevi taşı toprağı altın ülke olarak tasavvur ediliyordu. Sadece 1900-1920 yılları arasında Yunanistan nüfusunun yüzde sekizi, yani yaklaşık 400 bin kişi Amerikan rüyasını gerçekleştirmek üzere göç etti ve Amerikan kapitalizminin gelişmesinde sömürüye açık işgücü olarak varolma çabası verdi. Çalışmak amaçlı göç eden bu neslin bir kısmı, Balkan savaşları, 1. Dünya Savaşı ve nüfus mübadelesi sonrası dönecek yerleri kalmadığından mülteci durumuna düştü.
Ellis Adası'na varan Yunan göçmenler
Ellis Adası
Göçmenler büyük gemilerin güvertelerinde tıkış tıkış, bir kargodan farksız şekilde, 20-22 gün süren uzun yolculuklarla Amerika’ya, New York limanında bulunan Ellis Adası’na varıyorlardı. Ellis Adası 1892 yılında göçmen merkezi olarak tasarlanmıştı. O zamanlar göçmenler Atlantik Okyanusu’nu aşıp New York’a vardıklarında onları Özgürlük Heykeli karşılıyordu. Göçmenler burada kayıt altına alınıyor, daha sonra ülkeye girebiliyordu. 1892-1954 yılları arasında işleyen Ellis Adası göçmen merkezi üzerinden çoğunluğu İtalyan, Yunan, Sırp, Rus ve Polonyalı olmak üzere 12 milyon göçmen geçiş yaptı.
Sıkı incelemelerden sonra ülkeye giriş yapabilenler yanlarında getirdikleri zeytinyağı, kekik gibi hediyelerle, onları karşılayacak eş, dost, akrabalarını beklerken 
Yunanlıların ‘Kastigari’ (Kale bekçisi) dediği Ellis Adası’ndaki ana salonda göçmenlerin tetkikleri yapılır ve milliyetlerine göre ayrılırdı.
Ellis Adası'ndaki ana salon
göçmen bir papaz
Başka bir göçmen
Yine göçmen. Bursa'dan Yunanistan'a, oradan da Ohio'ya göç eden Yannis ve Sofia Demetriou, 1912 
Gelen göçmenlerin büyük çoğunluğu ya New York’ta kaldı ya da Chicago’ya gitti. Diğerleri ise daha çok New England’daki endüstri bölgesine, kuzeydeki Philadelphia, Cleveland, Detroit gibi büyük şehirlere dağıldı. 1920’de New York ve Chicago’daki Yunan nüfusu 50 binden fazlaydı.
Tarpon Springs'de sünger avcısı Yunanlılar
Meksika Körfezi ve Atlantik Okyanusu’na bakan, Florida eyaletinde bulunan Tarpon Springs halen daha Yunan nüfusunun en yoğun bulunduğu Amerikan şehridir. Özellikle Kalimnos, Simi ve Halki gibi 12 adalardan gelen Yunan göçmenler burada sünger avcılığı yaptılar. 1920’lerde şehrin nüfusunun yarısından fazlasını Yunanlılar oluşturuyordu.

Amerika’da bekledikleri hayat gemi şirketleri tarafından anlatıldığı gibi değildi. Birçoğu kafasında geri dönme düşüncesi olduğundan İngilizce öğrenmedi. Zaten vasıfsız olduklarından madenlerde, demiryollarında ya da fabrikalarda çalışıyorlardı. Bundan başka birçok Yunan seyyar satıcılık, manavcılık ve ayakkabı boyacılığı yaptı. Kadınlar ise çoğunlukla çalışmıyordu.  Az da olsa çalışanlar ise tekstil ve ayakkabı  fabrikalarındaydı. İlk zamanlarda sanayi şehirlerinde grev kırıcı olarak kullanıldılar. Tek amaçları çalışıp, para kazanıp memlekete yollamak olan göçmenler tek göz odada birçok kişi yaşayarak ayakta kalmaya çalıştılar. Ancak bu koşullar veremi ve diğer ağır hastalıkları da beraberinde getirdi.  Diğer milletlerden göçmenlerle yetimin yetime münasebeti gibi bir ilişki olduğundan, hayat hiç de kolay değildi.
New York'ta bir Yunan dükkanı
Yunanlı göçmenlerin Amerika’daki hayatları, dışlanmışlıkları, fukaralıkları ile bir göç müziği olan rebetikonun kesişmesi kaçınılmazdı. Dayanışma esasen yalnız başına çaresizlikten doğduğundan, ilk nesil göçmenler daha çok bir arada durmak zorundaydı. Yunan mahallesinde yaşayıp, yunan kahvesine giden demiryolcular, fabrika işçileri, madenciler, sendikacılar, işsizler buralarda kahvesini içer, kağıdını oynar, müziğini dinler, dans ederdi. Acısını, derdini ya da neşesini memleketinin şarkıları yoluyla ifade ederdi. Diyelim ve Amerika'da kaydedilmiş bu şarkılardan, onları söyleyenlerden ve bestecilerinden bahsetmeye sonraki bölümde devam edelim.

3 Ocak 2020 Cuma

Sokak Sokak Kreuzberg 3. Bölüm

Berlin'in Kreuzberg mahallesinin merkezi Kottbuser Tor bölgesini gezmeye devam edelim. Daha önceki iki yazıda (1.bölüm, 2.bölüm) Adalbertstr. ve Oranienstr. civarını anlatmıştım. Bu sefer, Adalbert Str.'yi kesen diğer bir sokak Naunynstr ve Mariannenstr.'ye doğru yollanalım.

Sağ köşede metalci barı Trinkteufel, ama simsiyah metalcilere arada rengarenk saçlı punklar ve köpekleri de eşlik eder. Bunları birçok kez sabahın erken saatlerinde barın önüne, yere oturmuş, şerifleri hayırlı olsun, sabah biralarını içerken görürdüm. Boks maçı sunumu gibi oldu ama, sol köşede ise internetçi bakkal bulunuyor. Önüne masa da attığından, bakkaldan birayı alıp ucuza bar-cafe keyfi yapılabilir. Bohem aktör Birol Ünel tabi ki buranın gediklilerindendir.

Naunynstr. boyunca bir 20 metre ilerlediğinizde sol tarafta Ballhaus'u görürsünüz. Altın çağını, eğlencenin tavana vurduğu depresyon dönemi 1920'lerde yaşayan ballhauslar, şimdi genellikle kültür merkezi işlevi görüyor. Bolca Türkçe tiyatro, sergi ve konserlere ev sahipliği yapar.  

Ballhaus'un devamında Mariannenstr. ile kesiştiği yerde Nasib Gıda yer alır. Türkiye'deki bir süpermarketten daha fazla yerel ürün çeşitliliği vardır.

Nasib Gıda'nın karşısında ise Helvetia isimli İsviçre restoranı yer alır. Pazar akşamları rebetikoya ev sahipliği yapar. Daha önce Berlin'de Rebetiko yazısında anlattığımdan burada detaya girmeyeyim.

Helvetia Restoran'ın yanında ise anarşist ve punk ıvır zıvırları satan Disorder Rebel Store bulunur. Bu çevrede bunun gibi bir kaç dükkanın daha olduğunu göz önüne aldığımızda, işin piyasasının iyi olduğunu söylemek sanırım mümkündür. 

Helvetia restoranı ve Disorder Rebel Store'un karşısında ise 24 saat açık Melek Fırını ve eski adı Dostlar olan Cafe Helium yer alır. Adı Dostlar iken, yeşil çuha kaplı, üzerinde Türkçe gazetelerin ve bahis dergilerinin bulunduğu büyük masalar vardı. Sonra Kreuzberg'deki değişim rüzgarından o da nasibini aldı, masaları ufalttı, adını helium yaptı ama yine de diğer tarz cafe ve barlara karşı marjinal duruşunu sürdürüyor. Burada da cuma akşamları rebetiko buluşması olurdu.

Cafe Helium'un yanında kadınlara ait kültür merkezi ve hamamıyla, adından da belli eski çikolata fabrikasından bozma Schokofabrik yer alır. Ne var ne yok diye merak edenler web sitesine bakabilir.

Böylece tekrar Oranienstr.'ye ve Mariannenplatz'a çıkmış oluyoruz. Sağ tarafta yer alan Taqueria Florian'da ara ara güzel canlı müzik olurdu. Köşedeki şekilli cafeden de önceki bölümde bahsetmiştim. 

Aynı yerin bu sefer karşısı. Köşedeki Zum Goldenen Hahn isimli bar, acaba Kreuzberg bar ortamı otuz sene önce nasıldı diye merak edenler için sosyolojik gözlem imkanı sunuyor. Yaşını başını almış solcular, punklar, alkolikler, büyük bira bardakları, bilardo ve ağır sigara dumanı eski tarz Kreuzberg barlarının karakteristik özellikleri.

Bu üç bölüm boyunca Kottbuser Tor merkezini kısa notlarla anlatmaya çalıştım. Berlin'deki değişim çok hızlı. Yazı yazılırken dahi bazı mekanlar değişti. Bakalım bir kaç sene sonra buralar nasıl olacak.

Sokak Sokak Kreuzberg 2. Bölüm

Geçen yazıda (burada) Kreuzberg merkezin ana caddesi Adalbertstr. civarını az çok tanıtmıştım. Bu sefer de dükkanların en bol olduğu, en popüler caddesi Oranienstr. civarını yine kısa notlarla anlatayım.


Oranienstr.'nin Adalbertstr. ile kesiştiği kavşak. Sağdaki pizza-pasta-salata mekanı da, yurtdışının ucuza arandığı dükkan ve napolili pizzacının yerine yeni yapılan tarz mekanlardan.



Bu da aynı yerin 1 Mayıs'taki hali



Kreuzberg Gezi'yi es geçmedi.



Kreuzberg'in hamburgercisi. Ama ne dükkanı olursa olsun, ister fotokopici, ister bildiğin büfe, illa bi tarz alterlik olacak.




Binadaki miş'li geçmiş zamanlara dikkat. Zemin katta ise Cafe Bateau Ivre. Buranın adını yıllar boyunca doğru düzgün söyleyemeyip, köşedeki ortamlı cafe diye bildim. Meşhur bohem aktör Birol Ünel önceden buralarda olurmuş, ama ilgiden bunaldı kaçtı sanırım. İşin ilginci, tavla da var.



Yok yok, öyle sandığınız gibi değil. Kenevir mamülleri satıyor. Hint keneviri değil.



İsmini bu bölgenin posta kodundan alır, yani Süd-ost 36, (güneydoğu 36). Bazı zamanlar alter etkinlikler, konserler yapılır, bazı zamanlar ise bildiğin diskoya döner. Yüksek tavanlı olduğundan içerisi gümbür gümbür inler. Her ayın son cumartesi 'Gayhane' isimli gay partisi yapılır.



Molotow Cocktail barın ve Roses isimli gay barın arasındaki Ertuğrul Gazi Camii. İbadethanenin yanına yok alkollü, yok karılı kızlı geyli mekan olmaz deyin, hadi bakalım. Bal gibi de oluyor. Eğer burada millet camiyi basıp alkol içmiyorsa, grup sekse girmiyorsa, benim tahminim böyle bir olay Bezm-i Alem camiinde de olmamıştır.


Bu cadde şu anda en trendy, hip mekanlarla dolu olsa da, diren Foto Selçuk diyoruz.



Umut Sarıkaya'dan alıntılayarak söyleyeyim. Punk ölmedi, yüreğimizde yaşıyor. Uygarlık savaşında bayrağı o taşıyor. Entegrasyon ve şekil şemal bakımından kendime bir çekidüzen vereyim diyorsanız, buyrun dostlar Core Tex'e.



Smyrna Kuruyemiş. Cadde üzerindeki bu kuruyemişçi, Türkiye'de pek rastlanmayan bir konsepte sahiptir. İçeriden kuruyemişini, çerezini alırsın, sonra dışarı masalara oturursun, saatlerce geleni geçeni izleyip, çekirdek çitlersin. Yalnızca Türkler değil, körle yatıp şaşı kalkan Almanlar ve çekirdeğin ne olduğunu bilen diğer milletlerden keyif erbapları da yerini alır. Aşağıda da buranın hemen önünde rast geldiğim çingene çocukların videosu.





Hipsterın kabesi Lucia Bar. Sanırsam sahipleri kafası çalışan ve geleceği görebilmiş genç türkler. Modayı yakalayabilmişler ve şıkır şıkır iş yapıyorlar. Ne diyelim, allah bereketini artırsın. Pencereden ise 'Ne çektin be Tayyip' sarkmış.



Oranienplatz'da yer alan mülteci kampı. Uzunca bir süredir mülteciler burada kalıyorlar. Hakkında yapılmış bilgilendirici haber için buraya tıklayabilirsiniz.


Meğer kısa kısa da olsa anlatacak ne çok şey varmış, bu Kreuzberg serisi biraz daha sürer gibi.

Sokak Sokak Kreuzberg 1. Bölüm

Bu bölümümüzde Berlin'de Türk nüfusun yoğun olarak yaşadığı ve buna her cins, her renk insanın eklendiği Kreuzberg mahallesinin Kottbuser Tor kısmını fotoğraflarla ve kısa notlarla anlatacağım. Açıkçası öyle ballandıra ballandıra anlatasım yok. Kottbuser Tor metro istasyonundan çıkıp Adalbert Strasse boyunca yer alan mekanları az çok göstereceğim.
Şimdiden söyleyeyim, serimiz devam edecektir.


Göçün 50.yılı için hazırlanmış etkinliklerin pankartı ve yan tarafta Apo posteriyle birlikte 'Kandil'e hava saldırısını kınıyoruz. Kürt sorununun çözümünün tek yolu Abdullah Öcalan'la dialogtur' yazıyor. Bu pankartların altında ise kocaman 'Kreuzberg Zentrum' yazısı vardır. Arka tarafında ise bunun Türkçe tercümesi olan 'Kreuzberg Merkezi' yazar.



Mustafa'nın meşhur Gemüsekebap'ı, yani sebzeli döneri. Esasında Mehringdamm bölgesinde metro istasyonunun dibinde ufak bir büfesi vardır.Günün her vaktı önünde upuzun kuyruklar  olur. Bir şube de Kreuzberg merkeze açtı ama sanki tat aynı tat değil.



Hakiki boşnak börekçisi. Böreği gözünün önünde hazırlarlar. Taptaze alırsın, hemen yan tarafta yer alan Cafe Kotti'den çayını da aldın mı al sana kral kahvaltı. Gurbet acısını anında keser.



Alter türk ya da kürt, alevi, eşcinsel gibi azınlık sayılabilecek gruplar, ya da yabancı manita yaparız, birşeyler çıkar belki diyen türk ve diğer milletlerden genç insanların takıldığı Cafe Kotti. Politik görünümlü bol ortamlı bir cafedir.


Merdivenlerin hemen altında ise, Berlin'in Türkçe rap aleminin eskilerinden 'Killa Hakan'ın babasının bakkalı. Oğlunun posteri, peşin satan ve veresiye satan arasındaki farkı gösteren meşhur poster ve para ile şaka olmayacağını, veresiye işlere bulaşmayacağını belirten bir küçük esnaf esprisi klasiği: ölümle tehdit. 'Hiç veresiye vermedim ben' diyen ise tüm gün bakkalının önünde nargilesini fokurdatan sahibi.


Kreuzberg Müzesi: Giriş parası yoktur, küçük bir müzedir ancak Kreuzberg'in geçmişi, özellikle Türk göçmenlerin gelişi, ev işgalleri, polise karşı mücadeleler ve yaşanan diğer bir çok toplumsal olay hakkında fotoğraflar, videolar, gazete küpürleri bulunmaktadır.



Adalbert Strasse yakında Hasır Strasse ismini alırsa şaşırmam. Döneri icat ettiği varsayılan sahibinin, anlatılanlara göre Türkiye ve Almanya'da beş yıldızlı otelleri ve yedi sülalesini doyuracak parası varmış. Zenginin malı züğürdün çenesi. Ufak bir dönerci dükkanıyla başladıktan sonra, şimdi Kreuzberg'in en işlek ve popüler sokağında kocaman bir dönerci, ocak başı ve hamburgerci dükkanlarına sahip.


'Nerde o eski Berlin?', 'Berlin çok bozuldu', 'Etraf hipsterdan geçilmiyor' diyenler haklıdır, ama bira lokali Rote Rose dimdik ayakta ve hipsterlaşan Berlin'e tokat gibi cevabı vermektedir. En düşmüş kişilerin, alkol ya da uyuşturucu bağımlılarının uğrak yeri olan ve 24 saat açık olduğundan içeride zaman kavramının unutulduğu Rote Rose kepenk indirmeden, 'Kreuzberg bitmiş aaağğbi' denemez. Ne zaman ki burası bir vintage, tarz dükkan olur, o zaman Kreuzberg'in ruhuna el fatiha okunur.

Kazıkçı denilebilir. 


55 Metin Kuaför Samsun'da yok. Burada buldum. 


Böylelikle Kottbuser Tor Metro istasyonundan çıkıp, Adalbert Strasse üzerinden Naunynstrasse ile kesiştiği yere kadar geldik. Bundan sonra da bu civarları kısaca anlatacağım.

25 Aralık 2019 Çarşamba

Elias Petropoulos - Rebetika: Yunan Yeraltı Dünyası Şarkıları Bölüm 4

Elias Petropoulos'un Rebetiko kitabının tefrika edilmesinin dördüncü bölümünde, rebetlerin esrarla alakaları, giyim kuşamları ve çevrelerindeki farklı tip ve karakterdeki insanlar konu ediliyor.

Esrar: Teorik olarak, müslümanlar dinen yasak olduğu için şarap içmezler. Ancak Kuran’ın bir açıklamasının olmadığı rakıyı içerler. Bu daha sonra rebetlere de geçen aşkı, kabadayıların rakı aşkını açıklar. Ayrıca esrar önemli bir rol oynar. Esrar toplumsallaşmayı, arkadaşlığı, baştan çıkarıcılığı ve şehveti sağlayan son derece eski, doğal\bitkisel bir halüsinojeniktir. Esrar bağımlılık yapmaz ve her zaman çok ucuzdur. Esrar tekkelerinde asla kavga olmaz çünkü esrar içiciler kavga peşinde koşmazlar. Çok uzun bir zamandır kriminologlar ve toksikologlar tarafından affedilmeyecek bir şekilde yapay bir varsayımla uyuşturucalar arasında gösterilse de esrar uyuşturucu değildir. Nihayet, bilge akademisyenlerin fikirleri devam etti ve esrar Birleşik Devletler’in uyuşturucu listesine girdi. Geçen sene, Amsterdam’daki özel olarak işletilen Esrar Müzesi’ne gittim. Osmanlı İmparatorluğu döneminde böyle bir müze inşa etmenin gereği yoktu çünkü esrar kolaylıkla dolaşımdaydı. Osmanlı kadısı ve jandarması, bugünkü hakim ve polislerden daha bilgeydi.
Petropoulos'un 'Kutsal Esrar' kitabından tekli, çiftli, üçlü ve dörtlü sigaraların nerelerden yapıştırılması ve yırtılmasını gösteren çizimler 
Görünen o ki, antik çağda insanlar esrar içmek hakkında bir şey bilmiyorlardı, çünkü basitçe o dönemde henüz çubuğu (pipo) keşfetmemişlerdi. En azından, Heredot[13]’un bir dizesinden bunu öğreniyoruz. Bugün gençler, Anadolu’da yaşayanlardan öğrendikleri biçimde sigara biçiminde esrar içmektedirler. Kullanışlı bir biçimde esrar içmenin yolu olan esrarlı sigarayı kabadayılar ve rebetler bulmuşlardı. Rebetika şarkıları nadiren esrarlı sigaraya atıfta bulunur, ancak nargile (αργιλές) bir çok şarkıda onurlandırılır. Nargile ile esrar içmek gerçekten kutsal bir ritüeldir. Suyun bir filtre görevi görmesi sayesinde, esrar içmek oldukça hafiftir. Bazıları ise nargileyi sütle tercih ederler.


Stellakis Perpinadis'in 'Nargilenin sesi' şarkısı. Bizde ise Yeni Türkü'den 'Yedikule' olarak bilinen şarkı. 
Nargile içme seslerinin duyulduğu baştaki diyalogda şunları diyorlar:
-Selamlar arkadaşım Stellaki!
-Sana da selamlar Vangelim
-Bu elinde tuttuğun nedir?
-Nargile
-Nargile mi?
-Ya ne tutmamı isterdin, bir okyanus gemisi mi?
-Ama arkadaşım kuzum Stellaki, ne zaman seni arasam, hep elinde bir nargileyle buluyorum!
-Ah arkadaşım Vango, haklısın. Ama ne derdim ızdırabım olduğunu bilseydin, bana haksızlık etmezdin. Dinle kardeşim Vango, bana teselli ver.

Kuçavosun daha önce verilen şematik betimlenmesi gerçeğe dayansa da tamamıyla gerçek değildir. Gündelik hayatta, rebetler değişen vasıfların mozaiğini temsil ederler. Farklı dönemlerden, toplumsal tabakalardan, ırklardan ve toplumsal kastlardan öğeler bir araya getlir. Sonuç olarak, herhangi bir verili zamanda bu öğeler farklı yollarla bir araya gelebilir, sabit bir miktarları da yoktur.

Daha önce de bahsedildiği gibi, 1890’ların rebetleri, burjuvazinin silindir şapkasının, yoksulların bez kasketlerinin ve çiftçilerin saman şapkasının aksine, republika denilen bir şapka takmaktaydı. İlk başta rebetler burjuva gibi giyinmekteydi fakat daha sonra kasaba kıyafetine doğru değişimle burjuvazi beyefendisinin karikatürü görünümünü aldı. Benzer bir şekilde, diyebiliriz ki Chicago gangsterlerinin görünüşleri de 1930’ların burjuva kıyafetinin kötü bir taklidiydi.
Chicago 1930lar, gardaş derler kankaya
Hemen hemen aynı zamanlarda, rebetler sivri bez bir kasket olan trayaska (τραγιάσκα) geleneğini oluşturdu. O yıllar, Berlin, Paris ve Roma’da büyük politik konferansların yapıldığı, bütün saygı duyulan insanların borsalino ya da kanotiye, proleterlerin de bez şapka taktıkları yıllardı. O günlerde, toplumsal farklar şapkadan başlıyordu. Rebetlerin neden şehirli şapkasını terk ettiklerini asla bilemeyeceğiz. Sırası gelmişken rebetler şehirli şapkasına gereken saygıyı göstermemişlerdi. Rebetlerin giyim zevki şiddetliydi ve şiddetle uygulanırdı.

Markos Vamvakaris'in trayaska şapka takan ve manga gibi davranan bir kadını anlattığı şarkı.

Rebetlerin erotik davranışları da aynı şekilde zoraki ve çelişkiliydi. Rebetiko şarkılarında, erkek çoğunlukla yosma ve zalim olarak gördüğü kadına dilenir. Ve rebet hala, (kadınlar karşısındaki mazoşizmine rağmen) maçoydu. Bir kadınla asla kol kola yürümez çünkü resmi olarak tüm kadınları hor görür. Rebetler kadınlar için kaput (psolothikara, ψωλοθήήκαρα) kelimesini atfederdi. Takıldıkları yerler taverna, kahvehane, iskambil oynanan yerler ve tekkelerdi. Kadınların ve erkek aşıklarının bu yanına varılamaz tekkelere giriş hakları yoktu. Lakin, iki istisna vardı: her ikisi de her an rebetlerin etrafında olan poustomangas ve rebetissalar.

Poustomangalar belli gruplara kabul edilen (örneğin yankesiciler), erkeksi davranışları olan  pasif eşcinsellerdi. Poustomangalar polise ihbar etmezdi. Poustomangalar bıçak taşırdı. Poustomangalar hapishaneyi kontrol altında tutarlardı. Bu sebeplerden dolayı hem rebetler arasında hem de yeraltı dünyasında kabul görürlerdi. Bugün poustomangalar artık yoklar. En son hatırladıklarım kırk yıl öncesindeydi.


Rebetiko müziğinin büyük rebetisalarından Roza Eskenazi şanına yakışırcasına 'Neden kokain içiyorum?' şarkısını söylüyor.

Oysa rebetiseler hala var ancak artık bir zamanların gururlu kadınları değiller. Rebetissa figürü ile hayat kadını karıştırılmamalıdır. Rebetissa, o zamanlarda Yunanistan’ın gördüğü en özgür kadınlardı. Erotik arzularını istediği erkekle paylaşabilir ve ayrıca lezbiyen ilişkilere de girebilirdi. Rebetissa esrar içerdi ve harika bir dansçıydı. Ayrıca, vücudunu ve itibarını nasıl koruyacağını da bilirdi.

5. bölümün linki burada

[13] Anlaşılan, Trakyalı eski kabileler esrar koyup bir arada dumanını içlerine çekmek için ısıtılmış taşlar kullanıyorlardı.

BONUS: Roza Eskenazi'nin hayatının anlatıldığı 'My sweet canary' belgeselinin fragmanı