müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Nisan 2020 Perşembe

20.yy'ın başında Amerika'da Rebetiko Müziği - 3. Bölüm

20.yy'ın başında Amerika'da Rebetiko müziğini anlattığımız yazı dizisine tüm hızımızla devam ediyoruz, dermişim ama aylar oldu tık yoktu, nihayet geri dönebildik. Mevzunun arkaplanını anlattığım 1.bölüm, ve ilk kayıtları yapan müzisyen ve şarkıcıları anlattığım 2. bölümden sonra, bu bölümde de müzisyen ve şarkıcıları tanımaya devam edeceğiz.
Sizin için ortaya karışık bir Rum bir Yahudi ve bir Ermeni müzisyen hazırladım. Afiyet olsun.

Tarzına kurban Yannis Halkias nam-ı diğer Jack Gregory
Yannis Halkias 1898’de Yunanistan’da doğdu, ve 1909’da Amerika’ya göç ettikten sonra bir daha geri dönmedi. 1932’deki kaydı ‘minore tou teke’ yani ‘tekke minörü’ buzuki ile yapılan ilk kayıt olmasının yanı sıra hala daha en beğenilen rebetiko eserlerindendir.

Minore tou Teke (Tekke Minörü)

Buzuki öğrenmesini ve rebet ortamlarına girmesini babası istemese de amcası sayesinde mangasları ve onların dünyasını tanıma fırsatı buldu. Ancak bu sebeple de ömrü cepçilikle, ufak tefek hırsızlıklarla, karaborsacılık, avantacılıkla ve polisten savuşmakla geçti. 1940’larda FBI başlarına ekşiyince bu karlı işleri bırakmaya karar verdi ve ortağından ayrılarak bir kumar ve esrar tekkesi açtı. Mekanında, nargile hazırladı, yemekleri yaptı ve buzukisini çaldı. Aynı zamanda usta bir üçkağıtçı kumarbaz olduğundan, kumarını da eksik etmedi. Meşhur New York Polis Departmanı’ndan birilerine de basılmamak için rüşveti önden hazır etti. Bu sayede, New York’un göbeğinde kendi krallığını ilan etti. Yasalarla pek alakası olmayan Halkias, bir mangas gibi yaşayarak, kaldırdığı tonla parayı eşine, dostuna çevresine yedirdi. Helali hoş olsun.  

Buzukideki ustalığını gösterdiği eserlerinden Trikouverto

&

Madam Victoria Hazan
Sefarad Yahudi bir aileden gelen Victoria Hazan, 1896’da Manisa’nın Salihli ilçesinde doğdu. 1915 yılında önce İzmir’e, oradan da 1920’de New York’a göç etti. Genelde kanun, ud ve kemandan oluşan bir orkestrayla alaturka ya da kafe aman tarzında şarkılar söyledi.

Ladino dilinde Makber olur mu demeyin, oluyor! Lagrimas Verterei

Çok meraklısı olmadığından kayıt yapmaktan uzak durdu ancak sonra Metropolitan ve Kalliphon şirketleriyle Türkçe, Ladino ve Yunanca şarkılar söylediği bir kaç kayıt yaptı. Marko Melkon'la birlikte söyledikleri, Yunancası da olan Değirmenci yine sevdiğim eserlerdendir. 1995 yılında 100.yaşgününü göremeden vefat etti.


El Cante por la Victoria



                                      &
Marko Melkon
1895 yılında doğan Markos Melkon Alemşaryan, İzmirli olduğundan Rumcasına güvenerek 18’inden sonra Atina’ya gidip tavernalarda çalmaya başladı. Ardından, 1921’de müzisyen arkadaşı Achilleas Poulos’la birlikte Amerika’ya gitti. 
Amerika’daki müzik hayatı gayet hızlı başladı. Otantik tarzından dolayı Yunan müzik ortamlarında kimse onun Yunan olmadığını anlamadı bile.  Kazandığı parayla da Türkiye’deki ailesini önce Atina’ya oradan da Amerika’ya aldırdı. 1928’de evlenmek için Yunanistan’a geri dönüp, bir hafta içinde, Selanik’te kendisi gibi bir İzmir Ermenisi olan Azad Karnugyan ile evlendi.

Önce bir müzik kayıt stüdyosu açtı, Amerika’da ekonomik bunalım yaşanınca kepenkleri indirip, New York’a, tavernalara geri döndü. İlk kaydı ‘oğlan oğlan’  müzik piyasalarını kasıp kavurdu.


Ermeni cemaatinin yazlık mekanları, New York’un Yunan ve Orta Doğulularının takıldığı tavernalar, Boston’u, Chicago’su derken göbek attırmadık kişi bırakmadı. Ermenice, Yunanca ve Türkçe söyleyebildiğinden repertuvarı da geniş, müdavimlerinin isimlerini, en çok hangi şarkıyı  sevdiklerini bildiğinden ortamın nabzina göre şekeri verip milleti hop hop oynatmayı gayet iyi bildi.
Yaklaşık ikiyüz kayıtta çaldı, elli altısında söyledi ve nihayetinde 1963 yılında kalp krizinden vefat etti.


Dervisaki

Bu notlar Marko Melkon’un kızı Roza Hagopian-Mozian-Alemsharian’ın babasını anlattığı bir yazıdan kısaltılmıştır. Biraz arama yaparken bir de bu yazının Türkçe çevirisi olan ancak başlığın altında ‘Sevag Beşiktaşlıyan Marko Melkon’u yazdı’ diye belirtilen Agos’ta yayınlanmış bir yazıya rastladım. Ben bir şey demeyim, siz anlayın. İlgilenenler için makalenin linki burada.


BONUS
Yazı dizisinde bahsi geçen ortamların havasını biraz olsun solumak için, New York'ta çekilmiş 1961 yapımı Dark Odyssey filmine bir göz atalım. Buradaki mekan, işte bu anlatılan müzisyenlerin bir çoğunun da çaldığı Port Said isimli gece kulübüdür.

  

20.yy'ın başında Amerika'da Rebetiko Müziği - 2. Bölüm

Yazı dizimizin bu bölümünde Rebetikonun ilk kayıtlarını yapan Amerika'ya göç etmiş müzisyenleri biraz daha yakından tanıyacağız. Mevzunun arkaplanının anlatıldığı birinci bölüm için buraya tıklayın.
Amerika’daki rebetiko müziğinin ilk plak kayıtları, 20.yy’ın başında gelen Yunan göçmen müzisyenler tarafından yapıldı. Uyanık davranan RCA Victor ve Columbia plak şirketleri parsayı kaptı ve birçok plak bu şirketlerin etiketiyle çıktı. İlk önce, popüler olan ve o zamana kadar ağızdan ağıza aktarılan şarkılar kaydedildi. Bu eserler rebetikoyu öncelediğinden, rebetikonun kökenleri buralarda bulunabilir. Anadolu müziğinin, yunan ada müziğinin, trakya havalarının ve bizans kilise müziğinin etkileri bu ilk dönem kayıtlarda mevcuttur. 1920’lerden itibaren Atina’da da şarkılar kaydedilmeye başlanınca, bu sefer aynı eserler Amerika’da başka müzisyenler tarafından kaydedildi.
O dönemde bestelenen eserlere bakıldığında ise gurbet ve özlem önemli bir yer tutar. Şarkılar, esas amaçları çalışıp, para biriktirip memleketine geri dönmek isteyen, ama dönemeyen, fukaralık içinde boğuşan Yunan göçmenlerinin ruh halini anlatır. Diyelim ve lafı uzatmadan, bestecilere, şarkıcılara ve eserlerine bakalım.

Yorgos Katsaros (Theologitis):  Hakkın rahmetine ancak 109 yıl sonra kavuşabilen Yorgos Theologitis, İbrahim Erkal’ın kabarık saçlısı olduğundan, Amerika’da ‘katsaros’ (kıvırcık) diye çağrılır olmuş. Amorgos adasından olduğundan dolayı, ilk bölümde bahsedilen Florida sahiline, sünger avcısı hemşerileriyle birlikte gitmiş. Rebetiko müziğinin ilk dönem önemli bestecilerinden olan Katsaros, gitardaki hakimiyeti, ustalığı ve kendine has tavrı ile bilinirdi.

Yorgos Katsaros - Elliniki Apolafsis

Meksikalı dansçı Rita Rio’ya abayı yakınca, Hollywood ortamlarına girdi. Charlie Chaplin, Rodolfo Valentino, Rita Hayworth, Humphrey Bogart, Clark Gable, Al Pacino gibileriyle dostluklar edindi ve onların önünde çaldı. Klasik gitarın en büyük virtüözü Andres Segovia, Katsaros’a hayran kaldı, Konserlerinde her zaman Katsaros’a ön sıradan davetiyeyi hazır etti ve ömürlerinin sonuna dek dost kaldılar.

Yorgos Katsaros - Pote Mavra Pote Aspra

Bunlardan başka 1942 yılında Başkan Roosvelt tarafından saraya davet edildiği de söyenir. Dinine bağlı bir Yunan olarak yaşadı, dünyanın neresinde Yunan varsa Kanada’ya, Bombay’a, Kahire’ye, Şili’ye gitti, onlara konserler verdi. Çok hayırlı adammış ki, onun inisiyatifi ile sadece Chicago’da 25 kilise yapılmış.
Marika Papagika: Rebetikanın divalarından, 1890 Kos doğumlu Marika Papagika, özellikle izmir tarzı eserleri, yunan halk türküleri ve amane denilen gazelleri ile bilinir. Ailesi Mısır’a, İskenderiye’ye taşınınca, müzik kariyerine orada, Yunanlıların çoğunlukla takıldığı yerlerde başladı. 

Marika Papagika - Gel gel

1915 yılında bu sefer Amerika’ya göç ettiler. Orada çimbalo çalan Kostas (Gus) Papagiakas’la tanıştı, evlendiler ve Rebetiko müziğinin merkezi olacak Marika’s isimli cafe amanı 1925’te açtılar. Marika Papagika ve eşi Kostas kendi mekanlarında çaldılar söylediler ve birçok rebetiko müzisyenini ağırladılar. Marika’s, sadece Yunanlıların değil, Ermenilerin, Türklerin, Yahudilerin Suriyelilerin, Bulgarların, yani aslında Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopup gelen her milletten insanın takıldığı bir yerdi. Bunun üzerine Marika Papagika 1923 yılında, gelen herkese hitap eden, az çok kulaklarının aşina olduğu Türkçe şarkı ve türkülerden oluşan bir albüm kaydetmiştir.

Marika Papagika’nın ilk kayda alınan şarkısı Smyrneiko Minore (İzmir tarzı minör).

Marika Papagika o dönemde Madam Koula ile birlikte en tanınan, sevilen ve plakları satılan şarkıcılarıydılar. Birbirlerinin kaydettiği şarkıları tekrar seslendirmiş ve ortak da çalışmışlardır. Fakat, Atina’dan Roza Eskenazi ve Rita Abacı gibi iki büyük ses çıkınca, ağırlıklarını kaybetmişlerdir. 

Kostas Bezos: Rebetiko’nun en gizemli figürlerinden, müzisyen, şarkıcı, aktör, gazeteci ve karikatürist olan Bezos, A. Kostis ya da K. Kostis isimleriyle de anılır. Bezos’un şarkıları, melodisi, sözleri ve havasıyla adamı doğrudan Pire’nin arka mahallelerine, esrar tekkelerine,cepçinin, hapishane kaçkınının, itin, uğursuzun harman olduğu yerlere götürür.

Kostas Bezos - Toumbeleki toumbeleki
Halk şarkılarını ya da satirik şarkıları Hawai stiliyle çalıp söylemesiyle ise rebetiko repertuvarında eşi yoktur. 1931-1936 yılları arasında Ta Aspra Poulia (Beyaz Kuşlar) isimli grubuyla şarkılar kaydettiler.


Kostas Bezos ve Hawaii Orkestrası - Pame sti Honolulu

Amerika'da Rebetiko Müziği serisi devam edecek.

20.yy'ın başında Amerika'da Rebetiko Müziği - 1. Bölüm

20.yy’ın başında Yunanlıların Amerika’ya göçü ve Amerika’da gelişen Rebetiko müziğinden bahsedeceğim bu yazıda, Petros Tambouris’in hazırladığı dört CD ve kitapçıktan oluşan ‘To Rembetiko Tragoudi stin Ameriki: 1900-1940’ (Amerika’daki Rebetiko Şarkıları: 1900-1940)  isimli eseri esas aldım. Bundan başka özellikle Tony Klein’ın hazırladığı ‘Greek Rhapsody: Instrumental Music from Greece (1905-1956)’ isimli kayıtlar ve kitapçıktan, internetten bulduğum diğer arşiv belgelerinden, makalelerden ve fotoğraflardan yararlandım.

Üç bölüm olarak tasarladığım bu yazının ilk bölümünde 20. yy’ın başından itibaren Yunanlıların Amerika’ya göçünden, oradaki hayat mücadelelerinden ve rebetiko müziğinin bu göçmen Yunan cemaatinde nasıl kendine yer bulduğundan bahsedeceğim. İkinci ve üçüncü bölümler ise Amerika’daki rebetiko kayıtlarının örnekleri üzerinden şarkıcı ve bestecilerin hayatları hakkında olacak.  

Göçmen amca, göçmen amca. Ne var?
Gurbet acısı var mı? Var var
Zor hayat koşulları var mı? Var var
Ne duruyorsun? Ne yapayım?

Rebetiko yapsana vay vay rebetiko yapsana

Yunanlıların Küçük Asya Felaketi diye adlandırdıkları, yüzyıllardır yaşadıkları Anadolu topraklarından sürgün edilmelerinin ardından ve hatta ondan daha önce birçok Yunanlı, yanlarında müziklerini de götürerek Amerika’ya göç ettiler. Rebetiko her ne kadar İzmir ve Atina’da doğmuş ve gelişmişse de, eski ve yeni şarkıların kayıtlarının yapıldığı ve müziğin geliştiği asıl yer Amerika’dır. Rebetiko müziğinin ilk kayıtları 20.yy’ın başında çoktan Amerika’da yapılmaya başlanmıştı. Anadolu’dan Yunanistan’a sürgün giden,  hapishanelerde, esrar tekkelerinde ve özellikle Atina’nın limanı Pire’nin varoşlarında serpilen bir kent müziği olan rebetiko, bu sefer de Yunanistan’da durmakla kalmayıp, ta Amerikalara göç ediyor ve birçok şarkı ilk kez orada kaydediliyordu.
Zamanın popüler gemi taşımacılığı şirketi Patris'in bir kartpostalı
Amerika açmış, Yunanlıları bekliyor olmasa da, 20.yy’ın başından itibaren Yunanlılar için bir nevi taşı toprağı altın ülke olarak tasavvur ediliyordu. Sadece 1900-1920 yılları arasında Yunanistan nüfusunun yüzde sekizi, yani yaklaşık 400 bin kişi Amerikan rüyasını gerçekleştirmek üzere göç etti ve Amerikan kapitalizminin gelişmesinde sömürüye açık işgücü olarak varolma çabası verdi. Çalışmak amaçlı göç eden bu neslin bir kısmı, Balkan savaşları, 1. Dünya Savaşı ve nüfus mübadelesi sonrası dönecek yerleri kalmadığından mülteci durumuna düştü.
Ellis Adası'na varan Yunan göçmenler
Ellis Adası
Göçmenler büyük gemilerin güvertelerinde tıkış tıkış, bir kargodan farksız şekilde, 20-22 gün süren uzun yolculuklarla Amerika’ya, New York limanında bulunan Ellis Adası’na varıyorlardı. Ellis Adası 1892 yılında göçmen merkezi olarak tasarlanmıştı. O zamanlar göçmenler Atlantik Okyanusu’nu aşıp New York’a vardıklarında onları Özgürlük Heykeli karşılıyordu. Göçmenler burada kayıt altına alınıyor, daha sonra ülkeye girebiliyordu. 1892-1954 yılları arasında işleyen Ellis Adası göçmen merkezi üzerinden çoğunluğu İtalyan, Yunan, Sırp, Rus ve Polonyalı olmak üzere 12 milyon göçmen geçiş yaptı.
Sıkı incelemelerden sonra ülkeye giriş yapabilenler yanlarında getirdikleri zeytinyağı, kekik gibi hediyelerle, onları karşılayacak eş, dost, akrabalarını beklerken 
Yunanlıların ‘Kastigari’ (Kale bekçisi) dediği Ellis Adası’ndaki ana salonda göçmenlerin tetkikleri yapılır ve milliyetlerine göre ayrılırdı.
Ellis Adası'ndaki ana salon
göçmen bir papaz
Başka bir göçmen
Yine göçmen. Bursa'dan Yunanistan'a, oradan da Ohio'ya göç eden Yannis ve Sofia Demetriou, 1912 
Gelen göçmenlerin büyük çoğunluğu ya New York’ta kaldı ya da Chicago’ya gitti. Diğerleri ise daha çok New England’daki endüstri bölgesine, kuzeydeki Philadelphia, Cleveland, Detroit gibi büyük şehirlere dağıldı. 1920’de New York ve Chicago’daki Yunan nüfusu 50 binden fazlaydı.
Tarpon Springs'de sünger avcısı Yunanlılar
Meksika Körfezi ve Atlantik Okyanusu’na bakan, Florida eyaletinde bulunan Tarpon Springs halen daha Yunan nüfusunun en yoğun bulunduğu Amerikan şehridir. Özellikle Kalimnos, Simi ve Halki gibi 12 adalardan gelen Yunan göçmenler burada sünger avcılığı yaptılar. 1920’lerde şehrin nüfusunun yarısından fazlasını Yunanlılar oluşturuyordu.

Amerika’da bekledikleri hayat gemi şirketleri tarafından anlatıldığı gibi değildi. Birçoğu kafasında geri dönme düşüncesi olduğundan İngilizce öğrenmedi. Zaten vasıfsız olduklarından madenlerde, demiryollarında ya da fabrikalarda çalışıyorlardı. Bundan başka birçok Yunan seyyar satıcılık, manavcılık ve ayakkabı boyacılığı yaptı. Kadınlar ise çoğunlukla çalışmıyordu.  Az da olsa çalışanlar ise tekstil ve ayakkabı  fabrikalarındaydı. İlk zamanlarda sanayi şehirlerinde grev kırıcı olarak kullanıldılar. Tek amaçları çalışıp, para kazanıp memlekete yollamak olan göçmenler tek göz odada birçok kişi yaşayarak ayakta kalmaya çalıştılar. Ancak bu koşullar veremi ve diğer ağır hastalıkları da beraberinde getirdi.  Diğer milletlerden göçmenlerle yetimin yetime münasebeti gibi bir ilişki olduğundan, hayat hiç de kolay değildi.
New York'ta bir Yunan dükkanı
Yunanlı göçmenlerin Amerika’daki hayatları, dışlanmışlıkları, fukaralıkları ile bir göç müziği olan rebetikonun kesişmesi kaçınılmazdı. Dayanışma esasen yalnız başına çaresizlikten doğduğundan, ilk nesil göçmenler daha çok bir arada durmak zorundaydı. Yunan mahallesinde yaşayıp, yunan kahvesine giden demiryolcular, fabrika işçileri, madenciler, sendikacılar, işsizler buralarda kahvesini içer, kağıdını oynar, müziğini dinler, dans ederdi. Acısını, derdini ya da neşesini memleketinin şarkıları yoluyla ifade ederdi. Diyelim ve Amerika'da kaydedilmiş bu şarkılardan, onları söyleyenlerden ve bestecilerinden bahsetmeye sonraki bölümde devam edelim.

8 Kasım 2016 Salı

Midilli'nin Geleneksel Müziği ve Dansları - 2. Bölüm

Midilli Adası’nın geleneksel müziği ve danslarının ikinci bölümüyle tekrar karşınızdayım. Birinci bölümü kaçıranlar üzülmesin, veriyorum linki. Hemenoku, fullhdoku. Birinci bölümde Midilli müziğine şöyle bir genel bakış atmıştık, şimdi sıra geldi örnekler sunmaya. 

At havası (Horos ton alogon): Midilli’de türkçe haliyle At havası, Köroğlu ya da Pehlivaniko diye bilinen bu hava Aya Paraskevi köyünde yapılan Aziz Haralambos panayırında çalınan bir patinada, yani yürürken çalınan havalardandır. Gerçi şimdi, Midilli’nin birçok köyündeki panayırlarda da bu hava,biraz da turizm amaçlı, atlarla dans eşliğinde çalınmaktadır. Aziz Haralambos panayırında, eski bir pagan ritüeli olan süslenmiş püslenmiş boğa kurban edilir, keşkek yenilir,at yarışları yapılır ve ‘ben içiyorum,atım bakıyor,oluyor mu hiç?’ diyen atını seven kovboylar atlarıyla birlikte zurna gibi içip zıvanadan çıkarak dans ederler.
At havası ve dansı

Bergama Zeybeği (Pergamos): Bergama zeybeği, tek bir şarkı olmaktan ziyade, kendine has karakteristikleri bulunan bir stil olduğundan bir çeşit aile gibi düşünülebilir. Farklı versiyonlarını aşağıdaki videoda dinleyebilirsiniz.

Mübadeleden önce nasıldı bilmem ancak mübadeleden sonra bu zeybek havasına yazılan sözlerde hep terk edilen vatana duyulan özlemden bahsediliyor. Sözlerde Ayvalık, Dikili, Bergama, Urla gibi kasabalardan bahsedilip, seni hiç unutmayacağız deniyor. Midillili ünlü türkücü Solon Lekkas söylüyor.

Menemen zeybeği de yine Bergama zeybeğiyle neredeyse aynı. Onu da o toprakların adamı Lefteris Menemenlis’den dinleyelim.

Bıçak havası (Horos me to mahaeri): Ağır bir parçadır ancak olayın aslı müzikten ziyade yapılan danstadır. Bıçakla kulak burun doğramaca, bağırsak deşmece ve hatta babafingo kesmecenin olduğu, ortaoyunvari pek şenlikli bir gösteridir. Elde bıçak olduğundan, aksilik çıkabilecek, yapanın maharetli ve dikkatli olması gereken bir oyundur. 1994 yılında Ayasos köyündekiler bir greek night yapalım demişler. Çok imrenerek defalarca izlediğim o gösteriden bir video sunayım.
özellikle bağırsakları deşme sahnesi bir harika

5 numaralı Macar dansı: Hayırdır ‘Quelle alaka?’ der gibi baktınız üstadım. Konu klasik müziğe gelince, ben de hemen ağız değiştiriyorum. Köy yerinde ne macar dansı, Brahmsı demeyin, oluyor. Midilli’de bir de böyle ilginç bir durum var. Geleneksel müzik enstrümanlarıyla, Brahms, Ivanovici demiyor, gümbür gümbür çalıyorlar. Tabi bu daha çok, ilk yazıda bahsettiğim zeytinyağı ve sabun ticaretiyle zenginleşen bir kısım elitin etkisiyle klasik batı müziğinin Midilli müziğine girmesiyle oluyor. Tekrara girmeyim, Midilli’de bir zengin sınıfın ortaya çıkması kentli kültüre de yol veriyor. Bu sayede sadece klasik batı müziği değil, tango, vals, fokstrot gibi müzik ve danslar da Midilli müziğine giriyor. Bundan başka gezgin müzisyenlerin adaya uğraması da bunda etkili olmuş. 1950lerde adaya gelen macar müzisyenlerin nota defterleri kopyalanmış ve o eserler de çalınır olmuş. Bu da ünlü santuri Nikos Kalaycis (Bidayala)'dan gelsin. Macar dansı sonrasındaki pek hareketli Nikriz dans da cabası.


Bir diğer örnek olarak da cenaze müziğini verelim. Chopin’den apart bu eser, 1979 yapımı ‘Altın saçlı öğretmen’ filminde de Midilli’nin Ayasos köyü mezarlığına gidilirken çalınıyor. Esasında cenazede müzik eğer kişi genç ya da henüz evlenmeden ölmüşse, ona kısmet olmayan düğünün hatırasına çalınır. Bundan başka,eğer vefat etmiş kişi bir müzisyense yine diğer müzisyen arkadaşları meftanın anısına cenazesinde çalarlar.

Son olarak Midilli'de çalınan bir klasik müzik eserini bonus olarak ekleyeyim. Çalınan eserin ismini bilen bir ödül kazanamayacak, ama benden kocaman bir teşekkür alır. Hatırıma gelmiyor çünkü. 



Elias Petropoulos'un Rebetiko kitabı üzerine

Yaklaşık bir on yıl kadar önce ilgim ve sevgim dolayısıyla Elias Petropoulos'un ufak rebetiko kitabını çevirmiştim. Maddi bir beklentimin olmadığını belirtmeme rağmen, hangi yayıneviyle konuşsam, önce abartılı bir ilgi, sonrasında ise maillere cevap vermeme gibi enteresan bir davranış gördüm. Ben de madem öyle, rest çekip çeviriyi blog üzerinden tefrika halinde yayınlamaya karar verdim. O önce 'harika, muhteşem' diye gaz verip, sonra sallamayanlar telif melif diye gak guk etmeye kalkarsa da korkum yok. Zaten Petropoulos vefat etti, eşinin de bir ayağı çukurda. Kitabın ingilizceye çevirmeni Ed Emery yakın dostumdur, bir şey olursa benden yana tavır alır. Sıkıntı yok, içim rahat.
Elias Petropoulos (1928-2003)
Kitabın türkçeye çevirisine dair bir önsöz yazmıştım, önce onu yayınlayayım. Sonra da bölüm bölüm kitabı tefrika edeceğim. Şöyle geriye dönüp baktığımda, önceden daha ciddi, akademikimsi yazıyormuşum onu fark ettim, şimdi iyice lakayıt ve berduş olduk. 

Türkçe çeviriye önsöz

Rebetiko esasında hiç yabancısı olmadığımız, diğer yandan ise Bülent Aksoy’un 'Music that fell into oblivion' (2005) isimli seminerinde belirttiği üzere unutulmaya yüz tutmuş Anadolu kökenli bir müzik türü ve aynı zamanda kendine özgü kurallarıyla birlikte bir yaşam biçimi. Ancak burada ne müziğin kökeninden ne de kültürel boyutlarından söz edeceğim. Bu görevi kitabın ingilizceye çevirmeni Ed Emery ve yazarı Elias Petropoulos çok daha güzel bir biçimde zaten ifade ettiler.
Rebetika Şarkıları kitabının kapağı
***
Atina'da doğup, Selanik'te büyüyen Petropoulos, anarşistliği ve din ve milliyetçilik karşıtı yazıları yüzünden hapis yatıp, sonrasında Paris'e yerleşmek zorunda kalmış. Petropoulos’un bibliyografyasına bakıldığında onun ne kadar çeşitli konular üzerine yazdığı ve gündelik hayatın detayları üzerine nasıl durmadan bir şeyler ürettiği kolaylıkla anlaşılabilir. Dünyada ilk kez yayınlanan eşcinsel argosundan, Karagöz ve yeraltı dünyasına, Yunanistan’daki mezarlara, kuş kafeslerine, türk kahvesine, balkonlara kadar ve daha bir çok konuda yazdı Petropoulos. Ve tabi, şu ana kadar rebetiko üzerine yazılmış en geniş kapsamlı kitabın da yazarı kendisi. Ömrünün büyük kısmını yeraltı dünyasının inceliklerini anlamaya adamış Petropoulos, vasiyeti gereği yakılarak, külleri bir kanalizasyona döküldü. Böylece de içinde güzeli, çirkini, iyisi, kötüsüyle her şeyi barındıran lağıma ya da yeraltı dünyasına hakiki anlamda karışmış oldu.
Eşi, Elias Petropoulos'un küllerini lağıma döküyor, (1:09'dan sonra)

Petropoulos’un yalnızca Yunanistan’da Türk Kahvesi kitabı Herkül Milas sayesinde dilimize çevrildi. Orada ve bu kitapta da açıkça görüldüğü üzere Petropoulos’un amacı her şeyin kökeninde Yunanlılık arayan akademisyenlerin, milliyetçilerin ve din adamlarının façasını, onlara inananların ise ezberini bozmaktı. Hatta Yunanistan’da Türk Kahvesi kitabının amacının açıkça kahve ve kahvehaneleri anlatmak değil, Yunanlıların ırkçılığına karşı çıkmak olduğunu belirtiyordu (1995: 85). Zaten daha kitabın giriş cümlesinden birilerini kızdırmak istediği apaçık bellidir. Şöyle başlıyor kitabına Petropoulos: “Çağdaş Yunanlılar’ın babaları sayılması gereken Türkler’in bize miras bıraktıkları bir çok iyi ve kötü şeylerin arasında kahve de yer alır; ünlü Türk kahvesi. (1995:11)”

Petropoulos’un itirazları kahveyle sınırlı kalmıyordu. Örneğin bir kitabında, bir Türk gemisini batıran, sonradan milli kahraman ilan edilen kaptan Voçis’in esasında, Yunan değil, Yunanlılar’ın aşağı gördükleri bir Arnavut olduğunu belgeleriyle açıklıyordu. Tabi burada, merhum Hrant Dink’in, Sabiha Gökçen’in bir Ermeni kızı olduğunu yazdıktan sonra kendisine gelen tepkileri hatırlayıp üzülmemek elde değil.
***
Sözü fazla uzatmadan, çeviri konusunda bir kaç hatırlatma yapıp sıramı savacağım. Yukarıda da bahsettiğim üzere, çeviri ne yazık ki orjinal Yunanca’dan değil İngilizce’den yapıldı. Ancak hem Türkçe’de Gail Holst’un ‘Rembetika’ kitabının dışında rebetiko üzerine yayınlanmış başka bir kitap bulunmamasından ve hem de bir daha ne zaman rebetiko üzerine yeni bir kitap yayınlanacağı belli olmadığından çeviri üzerine hassasiyet göstermeye dikkat ettim. Gerekli gördüğüm yerlerde Ed Emery’nin yardımına başvurdum. Bunun yanı sıra “·” ile belirtilen dipnotlarda okuyucu için daha bilgilendirici olmaya çalıştım.

Nikos Mathesis'e ait Petropoulos çizimi, 1974
Toprağı bol olsun, sevgili hocam H. Ünal Nalbantoğlu (hakkındaki yazı için buraya), çevirinin hem zorunlu bir ihanet hem de dostluk kurmak olduğunu söylerdi. Sorumlulukla yürütülen bir edebiyat çevirisinin bilişsel değerlere sahip olmasının yanı sıra ahlaki değer yüklü bir adabının olduğuna inanırdı. Bunu değerlendirmek de öncelikle siz okuyucunun görevidir. Bol keyifli okumalar.

1. bölümün linki burada

Not: Petropoulos hakkındaki harika belgeseli buradan izleyebilirsiniz. 


6 Kasım 2016 Pazar

Midilli’nin Geleneksel Müziği ve Dansları - 1. Bölüm

Bu sefer de Midilli’nin geleneksel müziklerini ve danslarını anlatmayı kendime iş edindim. Midilli’nin türkülerinden, danslarından, müzisyenlerinden ve çalınan enstrümanlardan bahsedeceğim bu yazı dizisinde önce bir tarihi ve kültürel arkaplanı çizelim sonra büyük resmi görürüz, gerekirse de üst aklın büyük oyununu birlikte bozarız.

Midilli adası önemli bir ticaret merkezi ve geçiş noktası olduğu için oradan buradan birçok etkiye maruz kaldığından, zengin bir geleneksel müziğe sahiptir. Ada türkülerinin yanı sıra dışarıdan gelen bir çok farklı türde müzik de ada müziğine adapte edilmiştir. Bu çeşitliliğe yol açan belli başlı sebepler ise şunlardır. 1839’daki Tanzimat ve 1856’daki Islahat fermanlarıyla azınlıklar üzerinde uygulanan eşitsizlikler hafifleyerek  Midilli’de hızlı bir toplumsal değişime, ekonomik ve kültürel gelişmeye yol açıyor. Daha sonra, 19.yy’ın ikinci yarısından itibaren ise zeytinyağı ve yan ürünü olan sabun üretimi ve ticaretindeki artışla gelen zenginlik Avrupai hayat tarzının, müzik ve dansların benimsenmesine sebep oluyor. Bir diğeri ise zamanının en kozmopolit şehri olan İzmir’e yakınlık ve İzmir'le kurulan kültürel ve ticari bağlar. Ve nihayet mübadeleyle Anadolu’dan gelen göçmenler de müziğin zenginleşmesine katkıda bulunuyorlar.
20.yy başında Midilli liman bölgesi
20.yy başında Midilli
19. yy’ın sonundan itibaren zeytinyağı ve sabun ticaretiyle zenginleşen Midillliler büyük konaklarda oturmaya, Avrupai tarzda eğlenmeye ve müzik dinlemeye başlıyorlar. 1927 yılında sadece Mitilini kasabasında  vals, tango, fokstrot gibi dansların öğretildiği 7 okul varmış. Yine 1920lerde Midilli’de piyanonun eşlik ettiği sessiz filmler gösteren bir sinema dahi varmış. Opera grupları, turne yapan müzik grupları, kulüplerde partiler, özel müzik dersleri gündelik hayatın parçası olmuş. Böylece daha çok üst sınıftakiler için öncekinden farklı bir şehirli müzikal kültür gelişiyor.


Bu avrupalılaşmaya karşılık olarak ise mübadillerin gelişi Midilli müziğine eskisinden daha fazla Anadolu etkisinin girmesine sebep oluyor. Anadolu’yla etkileşim daha önceden de var, ancak Yunanlıların Küçük Asya felaketi olarak nitelendirdikleri olayın ardından mübadeleyle gelenler orta ve alt sınıflarla daha çok kaynaşıyorlar. Bir çok türkü, ya olduğu gibi ya da hafif değişiklikler göstererek geleneksel müziğe adapte ediliyor. Mübadillerin Anadolu’dan getirdikleri şarkılar yunan alt ve orta sınıfında kendine yer buluyor. Bu bakımdan Atina’nın Pire limanı ve çevresinde yaşayan alt sınıfların bir müziği olarak ortaya çıkan Rebetiko müziğindeki İzmir etkisiyle paralellik gösterir. İzmir sayesinde türkçe, sefardice ve ermenice halk türkülerinin yanı sıra, fransızca ve italyanca operet eserleri de Midilli müziğine dahil olmuş.


Diğer yandan, geleneksel müziğin zenginliği konusunda Midilli Baharı diye adlandırılan dönemden de kısaca bahsetmek gerekir. 1922-1935 yılları arasında Stratis Myrivilis, İlias Venezis ve Dimitrios Vernaradakis gibi yazar ve akademisyenlerin öncülük ettiği bu akım, yerel kültürün önemine ve değerine dikkat çekerek, kültür öğelerinin korunması ve kaybolmaması amacını gütmüş. Sanat eleştirmeni Stratis Eleftheriades’in Midillili halk ressamı Theofilos’u keşfi ve onu tanıtması bir örnek olarak verilebilir.
Theofilos'un bir tablosu
Bu kadar tanıtıcı bilgi bir kenarda bulunsun, biraz da geleneksel müziklerden örnekler dinleyerek, anlatmaya devam edeyim. İlk olarak adanın en popüler türküsü ta ksila (odunlar) dan başlayayım. 


Tanburi Cemil Bey’in Çeçen Kızı eserinin bir adaptasyonu olan ta ksila, Midilli’de balo tarzında bir oyun havası olarak çalınır ve oynanır. Esasen, buhar gücüyle çalışan zeytinyağı fabrikasının yapımı için omuzlarda taşınan büyük kütükleri taşımada kolaylık sağlasın diye yürürken çalınan bir havaymış. Ama aynı zamanda Osman Paşa havası ya da Plomari yöresinde Kürdiko diye de bilinir.
Tanburi Cemil Bey
Bir diğer eser ise Horhor Aga olsun. 

Müzikleri Dikran Çuhacıyan’a ait ilk kez 1876’da Operahane-i Osman tarafından sahnelenen Leblebici Horhor Ağa operetinden adapte edilen Horhor Aga’da yine Midilli geleneksel müziğinde kendine yer bulmuş. Dikran Çuhacıyan’ın en sevilen operetinde anlatılan Leblebici Horhor Ağa’nın, kızını kaçtığı aşığının elinden kurtarma çabaları ve düştüğü komik ve acınası durumlar Yunan halkı tarafından da sevilmiş ve benimsenmiş. Bengliyan’ın 66 kişilik topluluğu ve Yunan Operet Topluluğu tarafından Yunanistan’da 1883 yılında defalarca gösterilmiş ve o yazın hiti olmuş. O kadar sevilmiş ki, 1884 yılında Yunanistan'da roman olarak yayınlanmış. Daha sonra birçok Balkan ülkesinde, Mısır, Romanya, Almanya ve Fransa’da sahnelenmiş. Bu sırada yollarının Midilli’den de geçtiği anlaşılıyor.


Başka bir kaydı ise Cemal Ünlü'nün hazırladığı 'Geçmişten günümüze Türk müziği' isimli derlemede bulunan 'Bir operettir yaşamak' adlı albümde bulunuyor. Ancak internette bu kaydı bulamadığımdan sadece referansını verebiliyorum.

Devamı gelecek. Bu yazı burada bitmez!

20.yy'ın başında Amerika'da Rebetiko Müziği - 1. Bölüm

20.yy’ın başında Yunanlıların Amerika’ya göçü ve Amerika’da gelişen Rebetiko müziğinden bahsedeceğim bu yazıda, Petros Tambouris’in hazırladığı dört CD ve kitapçıktan oluşan ‘To Rembetiko Tragoudi stin Ameriki: 1900-1940’ (Amerika’daki Rebetiko Şarkıları: 1900-1940)  isimli eseri esas aldım. Bundan başka özellikle Tony Klein’ın hazırladığı ‘Greek Rhapsody: Instrumental Music from Greece (1905-1956)’ isimli kayıtlar ve kitapçıktan, internetten bulduğum diğer arşiv belgelerinden, makalelerden ve fotoğraflardan yararlandım.

Üç bölüm olarak tasarladığım bu yazının ilk bölümünde 20. yy’ın başından itibaren Yunanlıların Amerika’ya göçünden, oradaki hayat mücadelelerinden ve rebetiko müziğinin bu göçmen Yunan cemaatinde nasıl kendine yer bulduğundan bahsedeceğim. İkinci ve üçüncü bölümler ise Amerika’daki rebetiko kayıtlarının örnekleri üzerinden şarkıcı ve bestecilerin hayatları hakkında olacak.  

Göçmen amca, göçmen amca. Ne var?
Gurbet acısı var mı? Var var
Zor hayat koşulları var mı? Var var
Ne duruyorsun? Ne yapayım?
Rebetiko yapsana vay vay rebetiko yapsana

Yunanlıların Küçük Asya Felaketi diye adlandırdıkları, yüzyıllardır yaşadıkları Anadolu topraklarından sürgün edilmelerinin ardından ve hatta ondan daha önce birçok Yunanlı, yanlarında müziklerini de götürerek Amerika’ya göç ettiler. Rebetiko her ne kadar İzmir ve Atina’da doğmuş ve gelişmişse de, eski ve yeni şarkıların kayıtlarının yapıldığı ve müziğin geliştiği asıl yer Amerika’dır. Rebetiko müziğinin ilk kayıtları 20.yy’ın başında çoktan Amerika’da yapılmaya başlanmıştı. Anadolu’dan Yunanistan’a sürgün giden,  hapishanelerde, esrar tekkelerinde ve özellikle Atina’nın limanı Pire’nin varoşlarında serpilen bir kent müziği olan rebetiko, bu sefer de Yunanistan’da durmakla kalmayıp, ta Amerikalara göç ediyor ve birçok şarkı ilk kez orada kaydediliyordu.
Zamanın popüler gemi taşımacılığı şirketi Patris'in bir kartpostalı
Amerika açmış, Yunanlıları bekliyor olmasa da, 20.yy’ın başından itibaren Yunanlılar için bir nevi taşı toprağı altın ülke olarak tasavvur ediliyordu. Sadece 1900-1920 yılları arasında Yunanistan nüfusunun yüzde sekizi, yani yaklaşık 400 bin kişi Amerikan rüyasını gerçekleştirmek üzere göç etti ve Amerikan kapitalizminin gelişmesinde sömürüye açık işgücü olarak varolma çabası verdi. Çalışmak amaçlı göç eden bu neslin bir kısmı, Balkan savaşları, 1. Dünya Savaşı ve nüfus mübadelesi sonrası dönecek yerleri kalmadığından mülteci durumuna düştü.
Ellis Adası'na varan Yunan göçmenler
Ellis Adası
Göçmenler büyük gemilerin güvertelerinde tıkış tıkış, bir kargodan farksız şekilde, 20-22 gün süren uzun yolculuklarla Amerika’ya, New York limanında bulunan Ellis Adası’na varıyorlardı. Ellis Adası 1892 yılında göçmen merkezi olarak tasarlanmıştı. O zamanlar göçmenler Atlantik Okyanusu’nu aşıp New York’a vardıklarında onları Özgürlük Heykeli karşılıyordu. Göçmenler burada kayıt altına alınıyor, daha sonra ülkeye girebiliyordu. 1892-1954 yılları arasında işleyen Ellis Adası göçmen merkezi üzerinden çoğunluğu İtalyan, Yunan, Sırp, Rus ve Polonyalı olmak üzere 12 milyon göçmen geçiş yaptı.
Sıkı incelemelerden sonra ülkeye giriş yapabilenler yanlarında getirdikleri zeytinyağı, kekik gibi hediyelerle, onları karşılayacak eş, dost, akrabalarını beklerken 
Yunanlıların ‘Kastigari’ (Kale bekçisi) dediği Ellis Adası’ndaki ana salonda göçmenlerin tetkikleri yapılır ve milliyetlerine göre ayrılırdı.
Ellis Adası'ndaki ana salon
göçmen bir papaz
Başka bir göçmen
Yine göçmen. Bursa'dan Yunanistan'a, oradan da Ohio'ya göç eden Yannis ve Sofia Demetriou, 1912 
Gelen göçmenlerin büyük çoğunluğu ya New York’ta kaldı ya da Chicago’ya gitti. Diğerleri ise daha çok New England’daki endüstri bölgesine, kuzeydeki Philadelphia, Cleveland, Detroit gibi büyük şehirlere dağıldı. 1920’de New York ve Chicago’daki Yunan nüfusu 50 binden fazlaydı.
Tarpon Springs'de sünger avcısı Yunanlılar
Meksika Körfezi ve Atlantik Okyanusu’na bakan, Florida eyaletinde bulunan Tarpon Springs halen daha Yunan nüfusunun en yoğun bulunduğu Amerikan şehridir. Özellikle Kalimnos, Simi ve Halki gibi 12 adalardan gelen Yunan göçmenler burada sünger avcılığı yaptılar. 1920’lerde şehrin nüfusunun yarısından fazlasını Yunanlılar oluşturuyordu.

Amerika’da bekledikleri hayat gemi şirketleri tarafından anlatıldığı gibi değildi. Birçoğu kafasında geri dönme düşüncesi olduğundan İngilizce öğrenmedi. Zaten vasıfsız olduklarından madenlerde, demiryollarında ya da fabrikalarda çalışıyorlardı. Bundan başka birçok Yunan seyyar satıcılık, manavcılık ve ayakkabı boyacılığı yaptı. Kadınlar ise çoğunlukla çalışmıyordu.  Az da olsa çalışanlar ise tekstil ve ayakkabı  fabrikalarındaydı. İlk zamanlarda sanayi şehirlerinde grev kırıcı olarak kullanıldılar. Tek amaçları çalışıp, para kazanıp memlekete yollamak olan göçmenler tek göz odada birçok kişi yaşayarak ayakta kalmaya çalıştılar. Ancak bu koşullar veremi ve diğer ağır hastalıkları da beraberinde getirdi.  Diğer milletlerden göçmenlerle yetimin yetime münasebeti gibi bir ilişki olduğundan, hayat hiç de kolay değildi.
New York'ta bir Yunan dükkanı
Yunanlı göçmenlerin Amerika’daki hayatları, dışlanmışlıkları, fukaralıkları ile bir göç müziği olan rebetikonun kesişmesi kaçınılmazdı. Dayanışma esasen yalnız başına çaresizlikten doğduğundan, ilk nesil göçmenler daha çok bir arada durmak zorundaydı. Yunan mahallesinde yaşayıp, yunan kahvesine giden demiryolcular, fabrika işçileri, madenciler, sendikacılar, işsizler buralarda kahvesini içer, kağıdını oynar, müziğini dinler, dans ederdi. Acısını, derdini ya da neşesini memleketinin şarkıları yoluyla ifade ederdi. Diyelim ve Amerika'da kaydedilmiş bu şarkılardan, onları söyleyenlerden ve bestecilerinden bahsetmeye sonraki bölümde devam edelim.