odtü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
odtü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2016 Salı

Prof. Dr. H. Ünal Nalbantoğlu'nun Anısına

2011'in 19 Ocak günü kıymetli hocam Hasan Ünal Nalbantoğlu vefat etti. Kafa yapımda, hâl ve hareketlerimde önemli bir iz bırakmış bu değerli insan hakkında bir kısmı zamanında heyecan, şimdi ise hüzün verici; bir kısmı hayat dersi çıkarıcı, bazısı ise itlik dolu birkaç anımı burada paylaşmak isterim.


2004 senesinin bahar dönemiydi. Okulu o dönem bitirecektim. Kafamda master yapma planları da olduğundan yavaş yavaş ilgimi çekecek konular üzerine odaklanayım istiyordum. 'Cultures of Modernity' dersi ismi itibariyle cazip gelmişti. Kesin iyidir, ama nasıl iyidir, hocası kimdir hiçbir fikrim yok. Derse dinleyici olarak katılacaktım. Sınıfa gittim, dersi alan diğer öğrenciler gibi oturdum. Baktım herkes yeterince malumatfuruş görünümlü, o gerginlik içerisinde doğru sınıfta olduğumu böylece bir kez daha teyit ettim ve hocayı beklemeye başladım. İçeri uzun boylu, yapılı bir adam girdi. Şöyle bir tepeden tırnağa süzüverdim. Dost başa, düşman ayağa bakarmış derler, ama bunun onunla bir alakası yok, ayakkabıları daha çok ilgimi çekmişti. Oradan başlayayım anlatmaya. 

Ayağında lacivert yarım boğazlı puma ayakkabılar vardı. Üzerine deriden siyah bir pantolon çekmiş, bıyıklı, üstüne üstlük küpeli, -ha bir de nedenini burada açıklayamayacağım- arkadaş arasında lıp lıp sakalı dediğimiz, dudak altında ufak bir sakalı vardı. Sırtında kamuflaj ceket ve şapkası. Tekrar baştan aşağıya tipine bir baktım. Kim bu dedim, çılgının teki mi, zibidi mi, olayı nedir? Ben bunları düşünürken Ünal hoca anlatmaya başlamıştı bile. Düzenli ve disiplinli olmamızı, her şeyi zamanında yapmamızı ve düzgün bir iş ortaya çıkarmak için hakikaten emek harcamamız gerektiğini söylüyordu bize. Kısacası götten ter akacak diyordu Ünal Hoca. Ben de önyargıyla dinlemeye devam ediyordum. Ancak dinledikçe beni içine doğru, bize açtığı dünyalara doğru çekti. Ünal Hoca'yı dinlemeye başlayış o başlayış. Hiç mübalağaya kaçmadan söyleyeyim, dersinden çıktığım zamanlarda kafada bin tane fikir nereden nereye gittiğimin dahi farkında olmazdım. Beni daha hiçbir şey böyle allak bullak etmedi. Ardından yüksek lisansa başladım derken hocanın bütün derslerini aldım. Her birine ikinci kez, imkanım olduklarına ise üçüncü kez dinleyici olarak katıldım. Kısmetime, yüksek lisansı tezime de danışmanlık yaptı. 
*

Uykusuz geçen iki günden sonra proje teslimi kutlaması 

Ünal Hoca bana üniversite okumanın ne demek olduğunu hissettiren yegane hocadır. Birçok değerli hoca vardır, çok bilir, iyi öğretir, düzgün insandır vs. Ünal Hoca'yı tarif edecek olsam, saydıklarımın hepsi bir yana, iyi merak ettirir derdim. Tabii ki Ünal Hoca çok şey bilirdi, hatta onunla aşık atabilecek kaç entelektüel çıkar Türkiye’de bilinmez ama durum böyle olmasına rağmen Ünal Hoca, öğrencilerinden çok şey öğrendiğini söylemekten çekinmezdi. Bunu içtenlikle söylediğine inanıyorum çünkü gereksiz ve yersiz tevazudan hiç hazzetmezdi. Ama onu esas farklı kılan, insanın yüreğine dokunabilmesi ve herhangi bir konuda karşısındaki insanda merak uyandırabilme yetkinliğiydi. Ünal Hoca'nın makalelerine aşina olanlar bilirler. Bazen dipnotlar sayfada yazının kendisinden daha fazla yer tutardı. Bir Ünal Nalbantoğlu makalesi okumak benim için cümlelerini okuyup geçmekten ziyade dönerek tekrar tekrar okumak, dipnotlarda verilen kaynaklara ulaşmak, o kaynaklardan kim bilir nerelere doğru yol almak demekti. Sonra bakmışım ki saatler geçmiş ve ben hâlâ kütüphanedeyim, nereden yola çıktığımı bile unutmuşum.
*
Bir bahar dönemi üç arkadaş bir olduk, Ünal Hoca'ya okuma grubu kuralım önerisinde bulunduk. Seve seve kabul etti. Martin Heidegger’in "Identität und Differenz"ini okuyacağız. Önümüzde Almanca orijinal metin, İngilizce ve Türkçe çevirileri de yanında. Haftanın bir günü öğleden sonra havanın durumuna göre, Mimarlık kantininde, İdari'nin bahçesinde bir yerlere oturuyoruz, önümüzdeki üç dilli metni, cümle cümle, kelime kelime didik didik ediyoruz. Tartışmalar soya sopa uzanıyor ama küfür değil, etimoloji çerçevesinde. Okuma yapacağımız günler önce hocanın odasında buluşur, sonra da uygun bir yere otururduk. Öyle bir gün hocanın odasına doğru giderken tam Beşeri ve Mimarlık'ın arasında haylaz arkadaşlarıma denk geldim. Kaş göz ve el kol hareketleriyle Mimarlık'ın arkasına gideceklerini ve gelmem gerektiğini çok net biçimde anlattılar. Ben de iç geçirerek okuma grubumuzun olduğunu söyledim ve bu cömert daveti geri çevirmek zorunda kaldım. 


Mimarlık arkası

O hâlde Ünal Hoca'nın odasına gittim. Ünal Hoca da o gün havanın güzel olduğunu, okumayı dışarıda bir yerde yapabileceğimizi söyleyip, "Çocuklar Mimarlık'ın arkasında bir masa vardı, duruyor mu acaba?" diye sormasın mı? Bir an orada haylaz arkadaşlarımla karşılaşma anı gözlerimin önüne gelince, "Yok hocam durmuyor o masa, en son yıkık hâldeydi," diye cevap verdim de hoca ikna oldu. Hakikaten de o masa yıkık haldeydi. Biz okuma grubu yapalım derken az kalsın arkadaşlarımı "Okuyom ben!" durumunda bırakacak şekilde basıverecektik. Yıllar sonra bir nostalji yapalım diye Mimarlık arkasına gittiğimizde oradaki masanın yerli yerinde olduğunu gördüm.
*
Ünal Hoca, kendisine kanser teşhisi konulduğunda tezime danışmanlık yapıyordu. Bir de tezle alakalı Tübitak projemiz vardı. Evde kalıp dinlenmesi gerekti, kapısında Kenny çıkartması olan üniversitedeki odasını da bana tahsis etti. 


Böylece hem ben projeyle ilgili çalışacak bir oda sahibi olacak, hem de Ünal Hoca kendi odasından bir kitaba, makaleye ihtiyacı olduğunda telefonla bana istediği şeyin hangi rafta, hangi dosyanın içerisinde olduğunu tarif edebilecek, ben de o istediklerini kendisine getirebilecektim. Odada çalıştığım zamanlar, Ünal Hoca'nın kitaplarını, makalelerini incelerdim. Ufacık odası kitaplarla, çok sevdiği baykuş heykelcikleri ve pipolarla doluydu. 


O odada çalışma fırsatına sahip olmaktan hep gurur duydum. Kızı Esin Nalbantoğlu’nun affına sığınarak yazıyorum. Bir gün Ünal Hoca telefonda çekmecesinden bir zarfı bulmamı istedi. Zarfını buldum ama zarfın yanında aile albümünü de gördüm. Merakla Ünal Hoca'nın aile fotoğraflarına, sırım gibi delikanlı olduğu zamanlardan kalma stüdyoda çekilmiş fotoğraflarına baktım. Kendisini yaklaşık altmış yaşındayken tanıdığım bu adamın gençlik hâliyle ilk kez karşılaşıyordum. Bende bir anı kalmasını istedim. Albümdeki fotoğraflardan birkaçının fotoğrafını çektim. Arada sırada bakar, kendisini minnetle anarım. 
*

Artık Ünal Hoca evde kalıyor, haftanın bir günü dersini veriyor ve arada sırada doktor kontrollerine gidiyordu. Sonraları hastanede kaldığı da oldu. Tezimi bitirdikten sonra ne zaman Ankara’ya gelsem Ünal Hoca’yı ziyaret ederdim. Ürgüp'ün meşhur sütte kavrulmuş kabak çekirdeğini severdi, ondan getirirdim. Her zaman tüm inceliğiyle bana filtre kahve yapar, oturur, hâlimi hatrımı sorardı. Böylesine dolu dolu bir insanın saygısını görmek beni ziyadesiyle gururlandırırdı. Ağrısından sıkıntısından çok, başında bir sürü iş olduğundan, bitirmesi ya da tekrar düzenlemesi gereken makalelerden bahsederdi. 2010 yazında tekrar Kavaklıdere Şili Meydanı'ndaki evine ziyarete gittim. Bu sefer boğazları şişmiş ve çok zayıflamıştı. Sesi hırıltılı çıkıyordu. O tüm heybetiyle bildiğim tanıdığım Ünal Hoca gitmiş, sanki yerine başka birisi gelmişti. İçimde Ünal Hoca'yı maalesef son kez gördüğüme dair kötü bir his vardı. Ara sıra düşündüğüm ama hiç dile getiremediğim bazı şeyleri söylemeye karar verdim. Kendisine ufkumu genişlettiği, kafamı açtığı için teşekkür ettim. Maalesef adı sanı büyük başka okullara gitsem de artık bende hiçbir şeyin kendisinin derslerinde olduğu kadar merak uyandırmadığını da ekledim. 

Sonrasında ise 19 Ocak günü vefat ettiği haberini aldım. Memleketi Çankırı'da köy mezarlığına gömülmüş. Bu dünyadan jilet gibi bir delikanlı geçti. Toprağın bol olsun hocam.